Kanun Hükmünde Kararnameler  
     Amacımız  
     Engellilere Tanınan Haklar  
     Mevzuat  
     Parantez  
     Haberler  
     Basında Ozev  
     Sağlık  
     Hikayeler  
     Duyurular  
       
     Fotoğraflar  
     Videolar  
     Ziyaretçi Defteri  
     Linkler  
     İletişim  
       
   ZİYARETÇİ DEFTERİ  
   
   LİNKLER  
 
 » üstün zekalı ve yetenekli çocuklar
  Devamı için tıklayınız
 
     
 
 
 
Hikayeler
 

HİKAYELER

            Türkiye Özürlüler Eğitim ve Dayanışma Vakfı’nın (ÖZEV) toplum eğitimine yönelik çalışmalarından biri olan ve zihinsel engelli çocuklarımızın annelerini anlatan hikayeler, okuyucularına çok özel insanları tanımaları konusunda katkı sağlayacaktır.

            Bu yarışma Eğitim Fakülteleri’nin ve üniversitelerin Çocuk Gelişimi ve Eğitimi Bölümü öğrencilerine yönelik olarak onlara şimdiden mesleki motivasyon sağlayarak yapacakları çalışmalardaki ilgi, sevgi ve başarılarını destekleme amacıyla düzenlenmiştir.

            Hikayeleri değerlendiren jüri üyeleri Prof. Dr. Necate Baykoç DÖNMEZ, Prof. Dr. Füsun AKKÖK, Dr. Ziya TAVİL, Öğretim Görevlisi Güneş MÜFTÜOĞLU’na ayırdıkları kıymetli zaman için minnettarız.

            Bu hikayeler sevginin, azmin, cesaretin, yılmamanın, umudun, çabanın, hoşgörünün, sabrın hikayeleridir. Yarışmaya katılarak bu güzel kitabı yaratan öğrencileri ve onları yüreklendiren eğitimcileri kutlarız. Her türlü katkı için Tekışık Eğitim Araştırma Geliştirme Vakfı Başkanı Öğretmen Hüseyin Hüsnü TEKIŞIK’a şükranlarımızı sunarız.

 

2006 Yılında Düzenlenen ÖZEV "Engelli Kardeş" Hikaye Yarışmasına Katılan Hikayeler. Ödüle hak kazanan hikaye Direnç Çiçeği adlı hikayedir.

 

1.                             ADI SEVGİ OLSUN

2.                             AYŞE’NİN HAYALİ

3.                             BAK GEÇİYOR ZAMAN

4.                             BEKLENMEYEN

5.                             BEN BEN DEĞİLDİM

6.                             BİR ANNEYİM BEN

7.                             ÇİÇEK KIZIM

8.                             BİR DAĞ KÖYÜNDE ANNE  OLMAK

9.                             DAR BİR ÇERÇEVEDE ANNE

10.                         DİRENÇ ÇİÇEĞİ       

11.                         İNCİ KOLYEM, İNCİ ÇİÇEĞİM

12.                         GÜL’ÜN GÜLÜMSEMESİ

13.                         GÜNEŞ UMUTTAN DOĞAR

14.                         HAYATI KUCAKLAMAK

15.                         HEP BERABER BÜYÜDÜK

16.                         HER ŞEYE RAĞMEN HEP BİR UMUT VARDIR

17.                         HİKAYEM

18.                         İKİ TANEM

19.                         KÜÇÜK GELİŞMELERDEKİ BÜYÜK SEVİNÇLER

20.                         MED-CEZİR

21.                         NEŞE ‘Mİ GERİ VERİN

22.                         SESSİZ DÜNYA

23.                         SEVGİ İLE… 

24.                         UMUTLAR BİTER Mİ ?

25.                         YILDIZLARIN ÜZERİNDEN

26.                         ZAFER

 

ADI SEVGİ OLSUN

 

           Eşimle on dokuz yaşında evlendim. Hiçbir kan bağımız olmadığı halde engelli iki çocuğumuz oldu. İlk çocuğum hafif düzeyde zihin engelli dünyaya geldi. İkinci çocuğum ise; hem hafif düzeyde zihin engelli, hem de ortopedik engelliydi.

           İlk çocuğum olan İbrahim’i hastanede normal doğumla dünyaya getirdim, doğum sırasında hiçbir sorun yaşamadım. Doktor, çocuğum hakkında hiçbir şey söylemeden bizi taburcu etti. Günler geçtikçe çocuğum, normal çocuklardan farklı olduğunu bize farkettirdi.  İbrahim’ in fiziksel olarak hiçbir problemi yoktu fakat, zihinsel anlamda normal bir çocuk gibi değildi. Köyde oturduğumuz için çevremizde bize yol gösterecek kimsemiz yoktu. Biraz da cahilliğimizden çocuğuma hiçbir çözüm yolu düşünemedik. Eşimle, yaşadığımız kültürün de etkisiyle İbrahim’ in durumuna “kader” dedik ve O’nu  öyle kabul ettik.

           İbrahim iki yaşındayken Hasan Ali’ yi dünyaya getirdim. Hasan Ali de hastanede sorunsuz normal doğumla oldu. Yavrum hani “ nur topu gibi” derler ya öyle bir bebekti. Kilosu da yerindeydi. Yüzüne bakan bir daha bakardı. Altıncı aya gelene kadar çocuğumda bir problem yoktu. Altı aylıkken ateşli hastalık geçirdi. İlçeye doktora götürdük. Doktor “Bu çocuğa boncuk olmuş” dedi. Yani halk dilindeki tabiriyle çocuğuma “nazar” olmuştu. Doktor tedaviden sonra “kas erimesi” teşhisini koydu. Bir umut diyerek çocuğumu alıp hocalara götürdük. O hoca bu hoca derken Hasan Ali sanki iyileşti. Biz de demekki çocuğumuzun hastalığı hocalıkmış dedik.

           Ağabeyi gibi Hasan Ali de iki yaşlarında normal bir çocuk olmadığını farkettirdi. Konuşması geç oldu. Algılaması zayıftı. Buna rağmen ağabeyi gibi şen bir çocuktu. Eşimle çocuklarımıza bakıp, onların olumlu yanlarıyla avunarak “Buna da şükür” deyip mutlu oluyorduk.

           İbrahim yedi yaşına geldiğinde okula başladı. İbrahim’in sempatik tavırları öğretmenlerin neşe kaynağı oldu. Okulda öğretmeni çocuğuma “Andımız” ı okutuyordu. İbrahim de takıldığı yerde öğretmeninden yardım alarak gür sesiyle “Andımız”ı okuyordu . Bu bile bana gurur veriyordu. Ama çocuğum derslerini başaramıyordu. Dört yıl birinci sınıftan üst sınıfa geçemedi. Dört yılın sonunda öğretmeni “Boşuna gelmesin” dedi ve bize hiçbir yol göstermedi  Böylece İbrahim’ in okul hayatı bitti.

           Hasan Ali de yedi yaşında okula başladı. İlk yıl ayağı aksayarak İbrahimle okula gitti. Kar yağdığı birgün Hasan Ali okuldan eve gelirken yokuşta düşmüş. İbrahim hemen eve haber vermeye geldi. Çocuğumu hemen hastaneye yetiştirdik. Doktor “Sizden para almak için bu çocuğun bacağını ameliyat etmeye kalkarlar. Sakın ameliyat ettirmeyin, bacağı kendi kendine kaynasın” dedi. Biz de başka doktora gitmedik. Bacağı kendi kendine kaynadı. Okula çocuğumu ben götürüp, getirmeye başladım.  Bu olaydan sonra çocuğum artık bir daha ayağa kalkamadı. Hayatımız zorlu bir döneme girdi. Ben kendimden ödün veriyordum. Artık yakın komşulara bile gidemez oldum. Ama bundan da hiçbir zaman şikayet etmedim. Annelik bambaşka bir duygu. Çocuklarınız mutlu değilse siz de mutlu olamıyorsunuz.  Ama çok sıkıldığım zamanlar da olmadı değil. Eşim çok anlayışlı bir insandı. Bu herhalde engelli bir çocuk annesi için en büyük avantajdır. Bu yüzden kendimi şanslı görüyordum. Beni sıkıldığım zamanlarda eşim rahat bırakıyordu. Zaten kendisi köyde esnaftı. Bakkal dükkanımız da evimizin yanındaydı. Eşime ihtiyaç duyduğumda hemen yardıma geliyordu. Hatta Hasan Ali’ yi tek kişinin banyo yaptırması zor oluyordu. O zaman da eşim sağolsun bana yardım ediyordu.

           Hasan Ali sekiz yaşına geldiğinde yine rahatsızlandı. O’nu yine her zamanki tanıdık doktora götürdük. Doktor “Paranız varsa bu çocuğu büyük yerde tedavi ettirin” dedi. Hasan Ali’yi İzmir’e Çocuk Hastanesi’ne götürdük. Doktorlar araştırdılar, incelediler yine “Kas erimesi” teşhisini koydular. Doktor “Bu hastalığın çaresi yok” deyince sanki hastane başıma göçtü. Nasıl çaresi olmazdı? Çocuğumun bir daha yürüyemeyeceğine kendimi inandırmam gerekiyordu. Bu nasıl kabul edilebilirdi  ki? Ama zaman herşeyin ilacı olacaktı ve biz de buna alışacaktık.

           Hasan Ali’nin de okul hayatı kısa sürdü. Üçüncü yılın sonuna kadar ben sırtımda götürüp, getirdim. Öğretmeni herhalde yanlış anlamamamız için bir şey söylemiyordu. Ama ben Hasan Ali’nin okula gelmesini pek taraf olduğunu hissetmiyordum. Bir taraftan aslında haklıydı da. Çocuğumun dersleri pek iyi değildi. Ayrıca, çocuğumun ihtiyaçlarını okulda  ben karşılıyordum. Bu nedenle de sınıfa girip çıkmalarımda hem öğretmen rahatsız oluyordu, hem de öğrencilerin dikkatleri dağılıyordu. Bu seneden sonra da zaten, Hasan Ali’nin sırt ağrıları arttı ve çocuğum okulu bırakmak zorunda kaldı.

           Yıllar böyle akıp geçti. İbrahim on dokuz yaşına geldi ilçede marketi olan eşimin arkadaşı, İbrahim’i çok severdi. Hem birşeyler öğrenir hem de İbrahim için değişiklik olur diye çocuğumu markette yanına yardımcı olarak aldı. İbrahim durumundan çok memnundu. Çocuk gibi seviniyor,  kendini önemsiyordu

           İbrahim’in askerlik çağı gelmişti İbrahim asker olmayı çok istiyordu. İbrahim’e “İbrahim nereye gideceksin” diye soranlara İbrahim “Adana-Dörtyol” cevabını veriyor ve asker selamını da unutmuyordu. Oysa yavrum böyle umutlanırken, bizim askere gidemeyecek durumda olduğu için heyet raporu aldığımızdan haberi bile yoktu. Arkadaşlarının asker halaylarına katılıyor, mutlu oluyordu. Arkadaşları tek tek askere gidiyorlardı ve aileleri arkalarından gözyaşı döküyorlardı. Ne tezattır ki biz de ağlıyorduk ama, çocuğumuzu askere gönderemediğimiz için.

           İbrahim’in işe gittiği birgün eve ustasından telefon geldi. Ustasının sesinden şüphelendim ama bunu da beklemiyordum. Allah’ım bunu da mı görecektik! Çocuğum karşıdan karşıya geçerken trafik kazası geçirmişti ve işte o dayanılmaz, kabul edilmez gerçek olmuştu. Çocuğumuzu kaybetmiştik. Hasan Ali ağabeyinin ölümünü kabul etmekte zorlandı. Uzun bir süre İbrahim’in eve gelmesini bekledi. Zamanla buna da alıştı. Alışmak zorundaydı

           İbrahim’e vuran Bey birgün ailesiyle bize geldi. En az onların da bizim kadar üzüldükleri belliydi. Hasan Ali’nin durumunu da görünce “Hiç değilse bu çocuğunuza yardım etmek istiyoruz” dediler. Hasan Ali’yi Ege Üniversitesi’ne götürdük. Çocuğum yedi gün hastanede kaldı. Doktorlar film çektiler. Yapabileceğimiz birşey yok deyip tekrar “Kas erimesi” teşhisini koydular. Çocuğumdan bir doku aldılar. İtalya’ya araştırılması için göndereceğiz dediler. Sonucu biz size iletiriz dediler ama ne onlardan bir haber geldi ne de biz araştırdık

           İbrahim vesilesiyle tanıştığımız bu ailenin bize maddi, manevi desteği çok oldu. Hasan Ali’ye tekerlekli sandalye hediye ettiler. Çocuğum mutluluktan uçuyordu. Evde  hapis hayatı  yaşamayacaktı. Artık iyi havalarda çocuğumu dışarıya çıkarabiliyordum. Hem canı sıkılmıyordu, hem de hava almış oluyordu.

           İbrahim’in vefatından sonra yaşadığım bir olay bir anne olarak beni çok yaraladı. İbrahim için baş sağlığına gelen kadınlardan biri “Keşke ayakta gezen İbrahim yerine Hasan Ali ölseydi” dedi. Bu lafı keşke işitmez olsaydım. Sanki beynimden vuruldum. Yavrumun yanında nasıl böyle söyleyebildi, hem nasıl bir anne şaşıyorum doğrusu. Bunu da cahilliğine veriyorum. Çocuğumun da zoruna gitti herhalde başını öne eğdi. İşte her zamanki gibi ateş düştüğü yeri yakıyordu.

           Seneler geçtikçe Hasan Ali ileri değil, daha da gerisine gidiyordu. Eşimle geleceğimizi düşünüyor ve biz öldüğümüzde Hasan Aliye’ ye kim bakacak diye kaygılanıyorduk. Bir daha çocuk sahibi olmak istiyorduk ama engelli oluyor diye cesaret edemiyorduk. Sonunda birlikte karar verdik Çocuk Esirgeme Kurumuna başvurduk. Bir yaşını doldurmamış kız çocuğu istediğimizi belirttik. Hasan Ali’ye de “Sana kardeş alacağız” diyerek durumu  alıştırmaya  çalıştık. Hasan Ali zaten çok seviniyordu. Birgün Çocuk Esirgeme Kurumu’ndan görevliler geldiler. Evimizi incelediler, sorular sordular, Hasan Ali’nin durumunu gördüler. Giderken görevli bayan bana sessizce “Sen bu işi oldu kabul et” dedi. O kadar mutlu oldum ki sanki dünyam aydınlandı. Bir umut, benim için bir umut doğmuştu. İki yıl sıranın bize gelmesini bekledik. Tabi bu süre zarfında “Acaba kabul edilmedik mi” diye umutsuzluğa da kapıldık. Derken birgün, telefon çaldı. Sanki içime doğmuştu. Bizi Çocuk Esirgeme Kurumuna çağırıyorlardı. O gece sevinçten uyuyamadık. Ertesi gün bebeğimizi görmeye gittik. Oradaki görevliler “Eğer istemezseniz bebeği almak zorunda değilsiniz” dediler. Çünkü bazı ailelerin çocuklara kanı kaynamıyormuş. Biz zaten bebeğimizi görür görmez ısındık. Mutluluğumu ifade edemem bebeğimize “Sevgi” adını koyduk sevgimizle üç yıldır büyütüyoruz. Aslında biz Sevgi’nin hayatını kurtarmıştık, O da bizim hayatımızı. Sevgi “ağabeyciğim” deyip ağabeyine sarıldığında sanki dünyalar bizim oluyor. Sana şükürler olsun Ya Rabbim! Bana bu günleri de yaşattığın için ...

 ELVAN GÜLTEN

 Karadeniz Teknik Üniversitesi

 Özel Eğitim Bölümü

 İşitme Engelliler Öğretmenliği

                                                                                    

                                                                                                                                                              

                                                                                        

 

AYŞE’NİN HAYALİ

 

Ayşe sedirin üzerinde oturuyordu. Ellerini karnına götürerek o minicik bebeğine dokunur gibi karnını okşuyordu. Gaz lambasının ışığında “Seni seviyorum” dedi yavrusuna. Dünyaya gelmesine sayılı günler kalmıştı bebeğinin. Ayşe daha yavrusunun cinsiyetini bile bilmiyordu. Bir taraftan karnını okşuyor, bir taraftan da bebeğiyle konuşuyordu:

─ Bebeğim, bu köy yerinde yaşam çok zor. Baban gece gündüz tarlada ırgatlık yapıyor. İnşallah sen daha rahat bir yaşam sürersin bebeğim. Gönlünün sevdiğine varıp, kimseye muhtaç olmadan ekmeğini kendin kazanır, istediklerine kavuşursun yavrum. Benim yaşım çok küçük; ama sana analık yapacağım. Beni zorla evlendirdiler, hiç rızamı bile sormadılar. Hem de ağabeyim gibi sevdiğim amcamın oğluyla, yani babanla. Dedim ya bir tanem, kimsenin hizmetine girme, benim gibi de cahil kalma. İlkokulu bitirmeme bile müsaade etmediler. “Kız çocuğu okuyup da ne yapacak? Evinde oturup dikiş, nakış yapsın” dediler. Ben bunları yaşadım bir tanem. Ama senin bunları yaşamana izin vermeyeceğim. Sen benim bebeğimsin. İstiyorum ki benim yaşayamadığım şeyleri sen yaşayasın. Senin dünyaya gelmen kolay, belki de en zor şeyi ben yapacağım; çocuk aklımla sana analık. Yavrum, ben anneliği sadece bebeklerle oynarken yaptım. Ama üzülme bir tanem,  sana en güzel şekilde annelik yapacağım. Doğumun yaklaşıyor, köydeki ebe nine de öldü. İyi ki de öldü. Onu sevmediğim için söylemiyorum. Köylü onu ebe bilmiş, her doğuma da onu çağırmış. Belki çoğu kimsenin çocuğuna bir şey olmamış ama kolu, bacağı, kalçası çıkan çocuklar da yok değil. Zavallı çocukların hali perişan. Hiçbir sakatlıkları yokken, şimdi o ebenin ve cahil köylülerin yüzünden bu hale gelmiş yavrucaklar. Cahillik kötü şey bir tanem. Yarın şehre, teyzene gideceğiz. Orada hastanede doğuracağım inşallah seni, güvenli ve temiz ellerde dünyaya geleceksin.

Sabah olmadan sancılarım arttı. Teyzenlere gitmeyi bekleyemedim bir tanem. Gece yarısı babanı yollara düşürdün. Muhtarın arabasını getirecek bekle yavrucuğum. Sakın acıtma annenin canını, hastaneye kadar sabret. Bekle baban birazdan gelir. Dinle bak! Kapı çaldı, baba geldi.

 Baba:      

  ─Yola çıkıyoruz birazdan, dişini sık biraz keşke… dedi ve sustu. 

Yola çıktık. Arabayı çok süratli kullanıyor muhtar. Yollar da çok bozuk. Sancılarım giderek artmakta. Nihayet bir saatten sonra hastaneye geliyoruz. Sedyeye yatıyorum, doğumhaneye gidiyoruz. Şimdi sen geleceksin, bana sesin gelecek. Bütün acılarımı unutacağım. Evet, Bu senin sesin! Niye ağlıyorsun, yoksa sevinmedin mi dünyaya geldiğine?

Gözlerim yorgunluktan kapanıyor. Kendimden geçiyorum. Senin sesin kayboluyor. Derin bir sessizlik…

Gözlerimi açtığımda baban yanımda, sen neredesin bebeğim? Baba:

─ Hemşire birazdan bebeğimizi getirecek, geçmiş olsun.

     Yutkunarak devam etti:

─ Bir oğlumuz oldu.

Ama nedense gülmüyordu yüzü. “Benim aslan gibi bir oğlum olacak“ demişti. Neden gülmüyordu sanki? Ben ona bir oğul vermiştim. Yoksa bir şey mi olmuştu? Birden:

─ Bana oğlumu getirin! diye bağırdım.

Hemşire koşarak getirdi oğlumu. Kucağıma aldım. Ne güzel bir yüzü var. “Niye gülmüyor hala babası, niye?”

Yüzün yusyuvarlak, ellerin topalak topalak bebeğim. Hemen de acıkmış. Göğsümden süt emiverdi. Bu sensin bir tanem, benim çocuğumsun. Babana sormak istiyorum:

─ Neden sevinmiyorsun? Selim bak aslan gibi, tıpkı dediğin gibi oğlun.

  Baba derin bir iç çekti:

─ Ahh Ayşem, canım Ayşem, dediğin gibi, nur topu gibi…

─ Eee, o zaman niye gülmüyorsun, niye üzülüyorsun?

─Ayşem, biz zaten hatayı baştan yaptık. Daha doğrusu hata yapmaya zorlandık. Biz amca çocuklarıyız, yani akrabayız.

─ Ne demek istiyorsun Selim?

─ Bak Ayşe… Sonrasını getiremeden hıçkıra hıçkıra dışarı çıktı. Hemşireye baktım. Hemşiren biraz üzgün bir sesle:

─ Ben doktor beye haber vereyim. dedi.

Ben bebeğimi emzirmeye devam ederken doktor bey geldi.

─ Geçmiş olsun, zor bir doğumdu. Yaşının genç olması işimizi zorlaştırdı. derken atıldım:

─ Doktor bey, Selim’e ne dediniz de hıçkırarak çıkıp gitti?” Doktor:

─ Bak kızım. Siz akraba çocuklarıymışsınız, yaşın da henüz 16. Evet, sizin soy ağacınız, atalarınız aynı yani aynı kandansınız. Akraba evliliği son derece yanlıştır. Bu sizin seçiminiz olmayabilir. Ama olan olmuş. Kızım, bebeğiniz özürlü, yani onda bir eksiklik var.

─ Hayır, doktor bey, olamaz. Hayır, hayır, hayır! Bakın oğlum sapasağlam. Kolları bacakları herbişeyi sapasağlam…

─ Öyle değil kızım. Çocuğunuzun sorunu zekâsında. Yani…

─ Doktor bey o daha bir çocuk. Nasıl söylersiniz bunu? Hele bir büyüsün, okula başlasın, ondan sonra. Hem de bizim köyde akraba evliliği çok. Onların çocukları okula gidip geliyorlar. Onların hiçbir şeycikleri yok.

─ Bak kızım. Senin yavrun zihinsel engelli. Geç konuşacak, geç anlayacak, geç öğrenecek ya da kendi kararlarını kendisi veremeyecek, hayatı boyunca zor bir öğrenime sahip olacak.

Selimi anlıyorum artık. Ben de ise umutsuzluk, korku, kaygı, çaresizlik, ağlamak ve kaçıp gitme istekleri var.

Oysa Ayşe ne hayaller kurmuştu. Bebeğine ne güzel şeyler yaşatacaktı. Çok şey istemiyordu. Kimseye muhtaç olmadan okumasını, iş sahibi olmasını, istediği biriyle evlenmesini istemişti. Öyle olması için neler vermezdi. Gerçi neyi vardı canından başka verecek. Genç yaşta akrabasıyla evlendirmeselerdi ne kadar farklı olurdu her şey. Artık hayalleri ne olacaktı? Keşke köyde ebenin yardımıyla doğursaydı da böyle bir şey başına gelmeseydi. Duymasaydı keşke…. Ama ne zamana kadar? Artık Ayşe tek başına değildi. Sabırla, sevgiyle, emekle, umuduyla ve her şeyiyle çocuğunun yanında olacak, onunla büyüyecekti. Selim de sabırla yanlarında olacaktı…SABIRLA!

 

Yazan: İzzet Erhan

Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi

Özel Eğim Bölümü

 

 

BAK GEÇİYOR ZAMAN

 

Bugün öğrendim içimde olduğunu, bugün öğrendim canımda bir can daha olduğunu. Yaşamak, yaşamak değilmiş senden önce, nefes almak hayat vermiyormuş bana seninle solumadıkça, güneş yetmiyormuş aydınlatmaya dünyayı, benim dünyam seninle aydınlanmaya başladı. Güneş senin varlığında parlayacak, gözlerimi kamaştıracak. Mutluluk, evet gerçek mutluluk nedir tadacak bu kadın, senin varlığınla yavrum, anne olacak bu kadın.

 

           Seni bekleyeceğim dokuz ay, seni bekleyeceğim 270 gün. Her anını birlikte can cana yaşayacağımız dokuz ay, birbirimizi hissedeceğimiz, anlayacağımız dokuz ay.

 

           Bak geçip gidiyor zaman; seni hissetmeye başladım bile, bu mutluluğu tattım bile. Hareketlerini dinlemek, seni hissetmek tadılacak en büyük mutlulukmuş meğer. Seni bekliyorum yavrum, seni düşünüyorum yavrum, kime benziyorsun, nasıl bir bebek olacaksın hiç önemli değil yavrum. Tek önemli olan sensin ve senin sağlığın. İyi olmalısın sana iyi bakmalıyım yavrum.

 

           Bak geçiyor zaman; seni dinliyoruz birlikte. Minik tekmelerinin bana yaşattığı mutluluğu. Baban da hissetmek istiyor bu mutluluğu. Her an eli üzerinde minik bir tekmeni hissetmek için bıkmadan bekliyor. Seni soruyor bana, iyi diyorum yakında gelecek, dünyamızı aydınlatacak. Çok özledim onu diyor, yine seni hissetmeye çalışıyor. Seni özledik, seni bekliyoruz yavrum.

 

           Bak geçiyor zaman; derin, ince ağrılar müjdeni verdi bana. Duyuyorum sanki sesini geliyorum anne deyişini. Canım yanmıyor, acı duymuyorum sanki senin mutluluğun sarhoş etti beni. O ilk çığlık, ilk haykırış sanki birbirimizi selamlayışımız, hayata birlikte sarılışımız.

 

           Bak geçiyor zaman; seni izliyorum camların arkasından minik ellerini, minik ayaklarını, minik minik soluk alışını görüyorum ama camların arkasından. Sana dokunamıyorum, seni koklayamıyorum, yavrum diyip sarılamıyorum, öylece bakıyorum camların arkasından. Bir damla yaş düşüyor bir gözümden sonra diğer gözümden, sonra başka bir damla daha, bir damla daha.

 

           Bak geçiyor zaman; seni izliyoruz camların arkasından. Omuzumda bir el seni izliyoruz camların arkasından. Gözlerimiz tüm bedeninde dolaşıyor, bu gözler şimdiden seni uzaktan sevmeyi öğretiyor. Birer damla düşüyor her iki gözden; biri annenden biri babandan, sonra birer damla daha düşüyor diğer gözlerden, bir damla daha bir damla daha…

 

           Bak geçiyor zaman; dünyamızda, hayatımızdasın artık, gerçeksin, kucağımızdasın. Yalan olmasın, istediğim gerçekleri taşımaktasın. Engelli bir bebek olarak yaşama başlamak zorundasın. Ama sakın korkma, annen var yanında. Her an, her dakika ihtiyaç duyduğun her anda annen bir ömür boyu yanında.

 

           Bak geçiyor zaman; sen büyüyorsun, seninle sanki biz de yeniden büyüyoruz. Acılar insanı olgunlaştırırmış, bunu yaşayarak öğrenmek yavrum çok daha acıymış. Yürümen, konuşman, çok zor olacakmış, en etkili iki ilacımız ise umut ve çaba olacakmış. Eğitimle gelen başarılarımız ise acılarımıza panzehir olacakmış.

 

           Bak geçiyor zaman; güneşli bir yaz günü, cıvıl cıvıl çocuk sesleriyle dolu bir çocuk parkı... Sen salıncakta gidip geldikçe güneş adeta gözlerine doluyor, o ışığı bana yansıtıyor. Evet, sen bir ışıksın, bizim hayatımızı aydınlatmaktasın. Bir an bir çocuk yaklaşıyor yanımıza; neden kendi başına sallanmadığını soruyor bana; gözlerim doluyor bir anda, sonra başımı çevirip sana baktımda, ışık saçan gözlerin karşımda. Toparlıyorum kendimi, biraz rahatsız olduğunu söylüyorum kısa sürede geçecekmiş gibi. Alıyorum seni kollarıma, sımsıkı sarılıyorum sana. Umutlarım bittiği anda tek güç veren bu bana. Neyi var diye sorduklarında tek yaptığım şey sımsıkı sarılmak sana.

 

           Bak geçiyor zaman; minik bir adım atmanın mutluluğunu yaşıyoruz beraber. Bu minik adım umutlarımı arttırıyor, benim yavrumun da yürüyeceğini müjdeliyor. Zaman zaman umutsuzluğa düştüğümden utanıyor, daha çok çabalamam gerek diyorum. Minik minik adımlarla her şeyi başaracağımızı anlıyorum.

 

           Artık umutlarımızı, minik minik tutuyoruz. Onları çabamız ve eğitimle besliyoruz. Böylece minik umutlarımıza çok daha kolay ulaşıyoruz. Daha sonra başka bir minik umut için çabalıyoruz. Geçen zamana dönüp bakıyoruz; bizim yavrumuzun da pek çok şeyi başardığını görüyorum. Ama asla yeterli bulmuyoruz, ışığımızla başaracağımız daha çok şey olduğunu biliyorum. Onun minik çabasına, anne ve babasının çabasını ekliyoruz; yeni yeni minik umutlara doğru el ele koşuyoruz.

 

ŞÜKRİYE KARAHAN

                                             

          

 

BEKLENMEYEN

Doktor:

-Hamilesiniz , hem de üç aylık !

Ayla doktorun yüzüne şaşkın bir ifadeyle baktı. Gözünde bir parıltı ve yüzünde kocaman bir gülümseme belirdi. Sanki her an yerinden kalkacakmış gibi koltuğun kenarında oturuyordu.

Doktor:

- Bundan sonra kendinize dikkat etmelisiniz. Sigara ya da alkol kullanıyor musunuz?

Ayla heyecandan konuşamıyordu:

- Hayır, doktor bey. Kullanmıyorum.

Bir an önce eşinin yanına gidip bu haberi nasıl vereceğini düşünmeye başladı.

Doktor:

- Ayla hanım, kırk yaşındasınız. Biliyorsunuz, kontrollerinizi hiç aksatmadan yapmamız gerekiyor. Geç yaşta yapılan doğumlar hem sizin için hem de bebeğiniz için riskli olabilir. Bu yüzden sık sık görüşmek durumunda kalacağız, değil mi ?

Doktor,  son cümlesiyle kendine göre espri yapmış, Ayla’nın güldüğünü görünce bu durum hoşuna gitmişti. Ayla ise o sırada her şeye gülebilecek bir ruh hali içindeydi. Bir an önce bu küçük muayenehaneden çıkıp, uzun yıllar duymak istediği ancak umudunu kaybettiği bir anda hayatın kendisine yaptığı bu sürprizi Murat’a söylemek, onu da heyecanına katmak istiyordu.

Doktor iri yarı vücudunu koltuktan yavaş yavaş kaldırıp ağır adımlarla kapıya doğru ilerlediğinde Ayla da sabırsızca koltuğundan kalktı. İkisi de coşkulu bir şekilde tokalaştılar ve doktor Ayla’yı kapıdan uğurladı.

Ayla kırk yaşında olmasına rağmen daha genç gösteriyordu. Esmer, ince, narin yapılı, orta boylu bir bayandı. Mantıklı düşündüğü, sağduyulu olduğu için tanıdıkları sık sık ona danışırlardı. Kısa bir süre fabrikada çalışmış, evlenince işinden ayrılmak zorunda kalmıştı. Murat ile aynı fabrikada tanışmışlar, birbirlerini beğenmişler, anlaşarak evlenmişlerdi. Murat işlerine devam etmiş, zaman içinde görevinde yükselmiş, hiç kimseye muhtaç olmadan yaşıyorlardı. Uzun seneler geçmesine karşın her ikisi de çok istediği halde çocukları olmamıştı. Bunun için pek çok tedavi denediler ancak olumlu bir sonuç alamadılar. Hem Ayla hem de Murat ilk yıllarda çevrelerine, akrabalarına açıklama yapmaktan sıkılmışlardı. “Neden çocuğunuz yok ? …” sorularını  “Kader, kısmet, Allah’ın takdiri …” diyerek geçiştiriyorlardı.

Murat otoriter, kendine güvenen bir kişiydi. Güçlü bir kişiliğe sahipti. Hayatın zorluklarına sabırla göğüs germişti. Yanında çok sevdiği eşi, başarılı olduğu bir işi bulunmasına rağmen içinde hep bir eksiklik duyuyor ancak kendini işine vererek bu duygudan kurtulmaya çalışıyordu. Zaman insanları nasıl pek çok şeye alıştırıyorsa onlar da iki kişilik dünyalarına alışmışlardı. Akrabalarının, komşularının çocuklarını severek, onlarla ilgilenerek üzüntülerini hafifletmeye çalışmışlardı.

Bir apartman dairesinde yaşıyorlardı. Ayla’nın anne babası onları sık sık ziyaret ederler, uzunca bir süre de yanlarında kalırlardı. Bu, Ayla için de iyi oluyordu. Evde bir ses duymaya ihtiyaç hissettiği zamanlarda annesi imdadına yetişiyordu. Sabah kahvaltısından sonra balkonda, pek çok güzel çiçeğin arasında annesi ile birlikte kahve içmek en büyük zevkiydi. Akşamları hep birlikte yemek yenir, yaşlılar önce yatar, ardından Murat ile birlikte yatak odalarına doğru yol alırlardı. Yatak odalarının karşısında kapısı her zaman aralık duran küçük bir oda bulunuyordu. İkisi de bazen bu odaya girip sessizce hayaller kurarlardı. İçini döşememişlerdi, oda bomboştu. Çünkü bekledikleri, üzerine hayaller kurdukları dünyaya gelmemişti.

Ama şimdi her şey değişiyordu. Hayallerinde besledikleri, büyüttükleri, okula gönderdikleri, evlendirdikleri çocukları geç de olsa dünyaya geliyorum demişti.

 

Uyandığında doğum anına dair hiçbir şey hatırlamıyordu. Yeniden dünyaya gelmiş gibiydi. Yeni bir canlıyı, kendi bedeninden çıkan bir canlıyı da dünyaya getirmenin heyecanını hissediyordu. Odada hiç kimse yoktu. Sessizlik huzur veriyordu. Yanı  başında beyaza boyalı, üç çekmeceli küçük bir dolap vardı. Bu dolabın üzerinde de kendisine her şeyden çok güvendiği eşiyle birlikte çektirdiği fotoğrafı duruyordu. Fotoğrafta birbirine sarılmış iki gülen yüz …

Aradan yarım saat geçmesine rağmen odasına hiç kimse gelmiyordu:

- Niye hiç kimse yok? diye mırıldandı.

Aniden vücudunda çok büyük bir ağrı hissetti. Hareketlerine dikkat etmesi gerekiyordu  Doğuma dair hiçbir şey bilmiyordu. Sadece yaşından dolayı riskli olduğu için bebeğin sezeryanla alınması gerektiğini söylemişti doktoru. Ama eşinin yanında olmamasına anlam veremiyordu. İçinde garip bir huzursuzluk hissetmeye başladı. O sırada kapının kolunun oynadığını fark etti, birden nefesi kesildi. Bir haber bekliyordu. İçeriye beyaz önlüklü bir hemşire girdi:

- Geçmiş olsun Ayla hanım. Nasılsınız? Kendinizi nasıl hissediyorsunuz?

- Ben iyiyim … Bebeğim nerede? Murat neden yok ...?

- Çok sıkıldınız anlaşılan. Beni soru yağmuruna tutuyorsunuz … Birazdan yine gelirim, diyerek Ayla’nın soru sormasına imkan vermeden kapıya doğru hızla ilerledi. Kapıyı kapatırken gözleri yere doğru bakıyordu.

Ayla o anda yatağından kalkıp dışarıya çıkmak, neler olduğunu öğrenmek istedi. Tam bu sırada kapının arkasından gelen ayak seslerini duydu, birden bir suç işlemiş gibi kendini yatağa attı. Kapı açıldığında Murat’ın karşısında dik bir şekilde durduğunu gördü. Yüzüne doğru baktı. Hiçbir ifade göremiyordu.

Murat:

- Nasılsın hayatım, diyerek hızlı bir şekilde yatağının kenarına oturdu. Arkasından doktoru, annesi ve babası da içeriye girdiler. Hepsinin yüzlerinde orada olmak istemediklerine dair bir hoşnutsuzluk sezinliyordu. Gözleri bebeğini aradı ama göremedi :

- Neler oluyor? Bebeğim nerede ...?

Sorularına cevap verilmiyordu

- Niye cevap vermiyorsunuz? Yoksa ...?

Kalbinin acıdığını hissetti. Bütün vücudu soğuyordu sanki.

- Lütfen, Ayla hanım, biraz sakin olun. Çocuğunuz yaşıyor. Şu anda küvette, bir müddet orada kalması gerekiyor sağlığı için, dedi doktor.

O anda soluk alamadığını anladı, birden boğuluyormuşçasına nefes almaya başladı:

-Allahım, sana şükürler olsun. Bir an ben de … Bunu söylemek bile istemiyorum. Ne oldu peki ? Niye yüzünüz gülmüyor ?

Bütün gözler Murat’ın üzerine çevrildi. Ayla da soran gözlerle ona doğru bakmaya başlamıştı. Murat yatağın kenarında bütün dikkatiyle eşini izliyordu:

- Bunu nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum … Ama güçlü olmalıyız, güçlü olmamız lazım. Bebeğimiz down sendromlu ...!

Bu sözlerden sonra Murat sustu ve gözlerini kaçırarak yere indirdi.

Ayla’nın gözlerinde hala soru soran bir insanın bakışları vardı:

- Nasıl, ne demek bu?

Doktor:

- Ayla hanım, bazı çocuklarda kromozom fazlalığı olabiliyor. Bunun nedenini biz de tam olarak bilemiyoruz. Kalıtım, yaş pek çok faktör etkili olmuş olabilir. Maalesef bu tür çocuklar öğrenme güçlüğü çekebiliyorlar. Ancak iyi bakımla, iyi bir eğitimle pek çok şey öğrenebiliyorlar.

Ayla:

- Bu mümkün değil,  hani her şey iyiydi,  yolundaydı,  bu imkansız ….

Doktor:

- Ayla hanım, bunu yaptığımız testlerle bilmemiz mümkün olmuyor.

Ayla, anne ve babasına doğru baktı. Annesi ağlamaya başlamıştı, babası ise kızına doğru bakamıyordu.

Şimdi ne olacak? Şimdi ne olacak ...? İçinden söyleyebildiği tek cümleydi. Gözlerini bir noktaya dikmiş, etrafıyla ilişkisi kopmuştu o anda. Beyni birden boşaldı. Bu dünyada yapayalnızdı, tek başınaydı sanki. Sakin bir köşe istiyordu sadece.

Doğumun üzerinden iki hafta geçmişti. Ayla ve annesi evde oturuyorlar ama konuşmuyorlardı. Ayla çocuğuna bir kez olsun bile bakmamıştı, kucağına dahi almak istememişti. Unutmak ve avunmak istiyordu. Bu ev onu boğuyordu, kentin tenha sokaklarına atıyordu kendini. Ne yapmalıydı? Nereye gitmeliydi? Hayatı, tutkuları, özlemleriyle sıradan biriyken birden değersiz biri olmuştu. Hayatın anlamsızlığını hissettikçe gücünü kaybediyordu. Dikkatini yoğunlaştıramıyordu hiçbir şeye. Beklediği, hayal ettiği bu değildi.

Eve geldiğinde annesi televizyon izliyordu. Onun bir şeyler söylemek istediğini hissediyordu. Ama söyleyeceklerinden korkuyordu:

- Ayla, çocuğunu görmelisin kızım. Ona bir kez olsun bile bakmadın.

- Anne, lütfen! Konuşmak istemiyorum.

- Konuşmalıyız. Gerçeklerle yüzleşmen gerekiyor. Biz senin arkandayız kızım, böyle yaşayamazsın. Şu haline bak! Sessizce oturup, dışarıya çıkıyorsun. Kızının durumunu sormuyorsun. Doktor çocuğun süt içmesi gerektiğini söyledi. Senin için korkuyorum … Gücünü topla!

- Neden ben anne? Geçmişi düşünüyorum devamlı. Hayatımda çok kötü bir şey mi yaptım ki, bana bu ceza verildi. Evet öyle olmalı …

- Artık kendini suçlamayı bırak !

- Evet, suçluyorum, çünkü çocuğum diğer çocuklar gibi olamayacak, derken birden gözlerinden yaşlar akmaya başladı. Bu haberi aldığından beri ilk defa ağlıyordu, bir yandan da konuşmaya çalışıyordu. Söyledikleri hıçkırıkları arasında kayboluyordu:

- Kendi başına yaşayamayacak … Evlenemeyecek, hep mutsuz olacak, korkuyorum !

Annesi ona sımsıkı sarıldı. O da ağlamaya başladı. Yumuşak ve çaresiz bir sesle:

- Güzel günler göreceğinden emin ol kızım, emin ol.

Bunca acıya bedeni yorgun düşmüştü. Umarsızca başlayabilseydi yeni güne. Bir tekti, dünyada tek, yalnız ve çaresiz …

Birden vücudunda soğukluk hissetti. Gözlerini açtığında her taraf karanlıktı. Koltuğun üzerinde uyuyakalmış, battaniyesi de yere düşmüştü. Bütün gün neler yaptığını düşünmeye çalıştı ama hatırlamıyordu. Sanki zaman kavramını yitirmişti. Salondan yatak odasına doğru yavaş yavaş yürüdü. Murat uyuyor olmalıydı. Doğumdan beri onunla birlikte uyumadığının farkına vardı. Bir tek kelime bile konuşmamıştı onunla. Çocuğunun durumunu öğrendiği zamandan beri eşinin yüzüne bakamıyordu.

Yatak odasının karşısındaki odadan tıkırtılar geldiğini duydu. Eve geldiğinden beri bu küçük odayı unutmuştu. Kalbi yerinden çıkacak gibi atıyordu. Oraya gitmek istiyordu. Bir yandan da neyle karşılaşacağından korkuyordu. Derin bir nefes alarak ilerledi. Kapıyı yavaşça açtı. İçerisini ay ışığı aydınlatıyordu. Yerde yumuşak bir halı, odanın ortasında küçük bir karyola vardı. Ay ışığı içerisini tam olarak aydınlatmıyordu ama huzur veriyordu. Bu oda ne zaman döşenmişti, haberi olmamıştı.

Bir şeyler kımıldıyordu, karyolanın yanına doğru iyice yaklaştı. Bebeği sanki ona doğru bakıyor ve gülümsüyordu. Kollarını, ayaklarını durmadan oynatıyordu. Onu kucağına almasını ister gibiydi. O anda hiç düşünmeden bebeğini kucakladı ve gülümsemeye başladı. Çocuğuna baktığında acıdı ona, çocuğu hayatını dolu dolu yaşayamayacak diye. Olsun yine yaşamalı, en iyi şekilde yaşamalı dedi içinden bir ses.

Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte yeni bir gün başlıyordu. Fark ediyordu ki çocuğunun durumu hakkında bilgi sahibi olmadan ne yapacağına karar vermesi mümkün değildi. Mücadele etmeliydi. Bunun için ilk önce öğrenmeliydi. Her şeye daha yeni başlıyordu eşi ve çocuğu için.  Bu durum olanaksız gibi görüneni istemek değil aksine olanaksıza yaklaşmak için mücadele etmekti.

 

 

BEN BEN DEĞİLDİM

 

Sevip sevilmek bir çocuk gibi masumlaştırıyordu insanı. Zengin, cesur, mağrur olanları bile. Belki çocuktum, belki de bulutların üzerinde uçan bir kuşun özgürlüğü doğmuştu içime, ama o özgürlük; altın kafesteki kuşun özgürlüğünden daha öte değildi. Sevgi insanı güzelleştiriyordu, cesur kılıyor ve mantıktan uzaklaştırıyordu. 32 yaşında olmama rağmen bir sonbahar rüzgarının savurdu yapraklar gibiydim. İkimiz de oradan oraya savrulurken bu yasaklık, hayat buldu bedenimde. Bir gün bir otel odasında. Sevgi dolu 2 ay gibi bir zaman geçtikten sonra hamile kaldığımı öğrenmiş, mutluluk gözyaşları içinde Tan’a haber vermiştim. Aklımca sürpriz yapıyordum. Tan ise beyninden vurulmuşa dönmüştü. Sonunda hayatın bana göz kırptığını düşünmüşken kısa bir süre sonra korkaklık yapıp kaçmış ve beni doğuracağım bebeğimle yalnız bırakmıştı. Bebeğime nasıl bakacağımı, kariyerimi nasıl etkileyeceğini düşünmeden insanlığa inat gayri meşru çocuğumu doğuracaktım.

3 Ocak 2000 Yaşam Hastanesi’nde Işık dünyaya geldi. Hoşgeldin meleğim Işığım. Bütün zorluklara rağmen en güzel an. İnsanın içine rengarenk ışıkları saçan havai fişeklerin patlaması gibi. Ailemin yanımda olmamasına rağmen mutluluğa boğulmuşken, hemşire kötü günlerin başlangıç zilini çalmıştı: “Çocuğunuz Down Sendromlu” diyerek. Böyle kötü haberleri almamak için dünyanın yoklaması alınmıyor muydu? Ben bugün izinliyim, yok olmak istiyorum. Birkaç gün hastanede kalmıştık. Bebeğimi gördüğümde topak eller küçük çekik gözler hiç sevimli gelmemişti. Psikolog beni sakinleştirmeye çalışıyor, down Sendromunun ne olduğunu, geçireceğimiz evreleri açıklıyordu. Şok olacağımı, inkar edeceğimi, suçlanacağımı sonra kabulleneceğimi söylüyordu. Kabullenilebilir miydi? Böylesine sevimsiz bir bebek. Ben bunun için mi insanlığa, korkaklığa, haksızlığa karşı durmuştum. Ah be Işığım sen de mi bana karşısın. Hani hayatıma ışık tutacak anlam verecektin? Işık’la evde yalnız kalmayı istedim. Alışmalıydım, Ona, kendime, ana olmaya. Kafesin ihtişamına inat bebeğimi doğurmuştum. Ama kafesi ayakta tutmak için çalışmaktan, kendimle mücadele etmekten, kontrolleri ihmal etmiştim. Evet suçluydum, gerçekten böylesine bayat bir ilişkiye başlamamalı, çocuğu doğurma kararı almamalı, kontrolleri aksatmamalıydım. Birkaç gün boyunca intihar etmeyi, canına, canıma kıymayı düşündüm. İkimiz de ölünce kurtulacaktık sanki. Hey! Sude ne oldu sana? Savaşçı ruhuna? Hani inatçı yanın? Hani benliğin? İşte istediğin bebek senden ona bakmanı, emzirmeni, sevmeni bekliyor. Yüreğim, bedenim yorgun düşmüştü.

Kendimle, Işık’la mücadele ederek bir ayı geride bırakmıştık. Bir aylık sürede duygularım med-cezir gibiydi. İmdeki deniz kabarınca cesaretim, mücadeleci ruhum, inatçılığım da ayyuka çıkıyor; deniz geri çekilince mücadeleden, inattan, cesaretten eser kalmıyordu. Gelgitlerle Işık’ıma alışıyordum sanıyorum. Emziriyor, yıkıyor, altını temizliyordum. Bunların hepsini tek başıma hallediyordum. Ailem, bu kadar zaman geçmesine rağmen gayri meşru engelli çocuğumu kabul etmediği gibi beni de evlatlıktan reddetmiş gibi davranıyorlardı. Altın kafesin içinde olan samimi ve içten sanılan arkadaşlar da yoktu yanımda. İnanın kötü zamanlarımda yanımda olmayanlara kızmadım, sadece bana değer vermeyen bu kadar insana zamanımı boşa harcadığım için kendime kızdım çünkü zaman akıp gidiyordu. Evet zaman akıyordu ve Işık için bir şeyler yapmalıydım, onu kabullenmeliydim. Kendime ya da ona zarar verseydim cehalet, haksızlık, korkaklık kazanacaktım. Ben kazanmalıydım! Işık kazanmalıydı!

Oğlumla hayata karşı olan savaşımıza başlamıştık bile. Psikologum, Rehberlik Araştırma Merkezine gitmemiz gerektiğini; kurumdan gerekli yardım göreceğimizi söylemişti. Zaman kaybetmeden Işıkla gittim. Özel eğitim uzmanının haftaya seanslara katılmamız gerektiğini, erken eğitime başlamamızın önemli bir aşama olduğunu, engelli olmanın zorluklarına ancak eğitimle ve çalışarak hafifleteceğimizi, yalnız olmadığımızı söylemesi içime su serpmişti. Seanslara gitmeye başladığımızda, bizim durumumuzda hatta daha kötü durumda olan aileler de vardı. Yalnız değildik! Rehberlik Araştırma Merkezi’ndeki ailelerle düşünce alıverişi yapıyor, hepimiz bir bütün olmaya çalışıyorduk. Farkında olmadan samimi ve içten bir arkadaş grubum bile olmuştu. Işık’ta da ilerlemeler kaydediyorduk. Rehberlik Araştırma Merkezi’nde gelişimini kolaylaştırmak için çalışmalar yapılıyordu. Işıkla evde çalışmalarımıza devam ediyorduk. Her gün kas gelişimi için egzersizler yapıyorduk. Ayak parmaklarından başına kadar her bir uzvunun gelişimi için çalışıyorduk. Ona her gün hikayeler okuyor, müzik dinletiyordum. Engelini düşünmeden her şeyimi onunla paylaşıyor, dertleşiyordum.

İnsan mücadele ederken zamanın nasıl geçtiğini anlamıyordu. Işık’ım 8 yaşına gelmişti. Rehberlik Araştırma Merkezi bizi zihinsel engelliler okuluna yönlendirdikten sonra Işık’ım okuluna başlamıştı. Öğretmeni mesleğini seven çok hoş bir bayandı. İlk haftalarda çocukların alışması için onlara oyunlar oynatmış hikayeler anlatmış, hepsiyle teker teker ilgilenmişti. Çocuklar okula alıştıktan sonra okuma yazma çalışmalarına geçilmişti. Işık’ın ilerleme kaydetmesiyle aldığımız ters tepkiler tebriklere dönüşüyordu. Işık’ın Rehberlik Araştırma Merkezi’nde başlayan eğitim yaşantısı geç de olsa liseyle sonlanmıştı. Rehberlik Araştırma Merkezi’ne gittiğimizde ilk tanıştığımız Hatice Teyze o günden beri hep yanımdaydı. Hatice Teyze Işık’la ortaklaşa bir çiçekçi dükkanı açmıştı. Artık sunulan iyi dilekler oğlumun çiçekleriyle özdeşleşecekti. Işık’ın geleceğini garanti altına almamız ben yokken ne olacak sorusunu da aklımdan silip atmıştı.

Med-cezirli günleri geride bırakmış ileriye bakıyordum artık. Ben Işık’ı büyütmüştüm, Işık da beni. Işık’la olgunlaşmış, hayatın farklı anlamlar taşıdığını anlamıştım. İyi ki Işık’ımı doğurmuştum. Bana ana olmayı öğrettiği, hayatıma anlam kazandırdığı ve en önemlisi bana kendimi tanıttığı için oğluma teşekkür ederim. Anladım ki! Işık’tan önce ben, ben değildim.

  

 

 

Sinem KARATAŞ

 

Karadeniz Teknik Üniversitesi, Fatih Eğitim Fakültesi, Özel Eğitim Bölümü, İşitme

 

 

                                          

 

 

BİR ANNEYİM BEN

 

Bir anneyim ben; zihinsel engelli ama, tatlı mı tatlı, sevecen, bakışlarında sevgi ve mutluluk olan bir meleğin annesiyim. Ve böyle bir meleğe sahip olduğum için kendimi çok şanslı hissediyorum. Beni hayata bağlayan biricik bebeğimle yaşadığım; bazen sevinip, bazen hüzünlendiğim, ama benim için çok değerli olan hatıralarımı anlatacağım sizlere.

Hamile olduğumu öğrendiğim gün, ne kadar mutlu olduğumu anlatamam. Yıllar sonra benim de bir bebeğim olacaktı. Bebek sahibi olacağımız o mutlu günü görmeyi eşimle dört gözle beklemiştik. Ümitsizlikle geçen günlerim;  hamile olduğum haberi ile güzel olacağını hayal ettiğim, ümit dolu günlere dönüşmüştü.

Ultrason sonucunda bebeğimizin kız olduğunu öğrendikten sonra, onun bütün eşyalarını aldık; beşiğini, çamaşırlarını, oyuncaklarını, bebeklerini... Bu arada kızımıza vereceğimiz ismi düşünmüyor değildik hani. “Akile” çok akıllı, zeki demekmiş. “Akile ismini verelim, kızımız çok akıllı, zeki olsun” dedik. Kızımız doğduğunda, ona “Akile” dedik.

Zaman geçtikçe kızımda birtakım değişiklikler fark ettim; gözleri çekik çekikti, üç yaşına gelmesine rağmen daha yeni yeni emekliyor, yeni yeni konuşmaya çabalıyordu. En çok yaptığı şey; bana sarılıp beni şapur şupur öpmesiydi. Doktora birkaç kez götürmüştük. Bize “Kızınız yürür, kemikleri daha güçlenmemiş, kızınız konuşur, siz onunla hiç konuşmuyor musunuz?” gibi söylemlerde bulunarak bizi oyalıyordu.

Doktor; kızımın yürüyüp konuşacağını söylediği halde, kızım yürüyemiyor ve konuşamıyordu, yani kızımda hiçbir ilerleme göremiyorduk. Eşimle, kızımızı bir üniversite hastanesine götürmeye karar verdik.

Üniversite hastanesindeki doktorlar onu muayene ettiler, kromozom testleri yaptılar. Bu testlere göre; doktor, kızımızın “Down sendromlu” olduğunu söyledi. “Down Sendromu” nu ilk kez duyuyordum, şaşırdım kaldım. Hiçbir şey söyleyemedim doktora. Oysa ki, beynimde fırtınalar kopuyordu; “Down Sendromu neydi? Bu bir hastalık mıydı! yoksa çocuğum özürlü müydü...! Eğer özürlüyse bu özürü hangi yöndendi. Aman doktor, sen ne saçmalıyorsun, ne Down’u, ne özürü!...” Bunların hepsini tek tek söylemek istedim, ama sadece “bu ne?” diyebildim doktora. Dilim tutulmuştu adeta.

Doktor, Down Sendromunun genetik bir problem olup, kromozom sayısının fazla olmasından kaynaklandığını anlattı. Down sendromlu çocukların gözlerinin çekik oluşunu, elinin tam ortasında derin bir çizgi bulunduğunu söyledi ve daha bir çok şey anlattı. Ayrıca bu çocukların zihinsel engelli olduklarını söyledi, ama erken eğitim verildiğinde; bu çocukların da, normal gelişim gösteren çocuklar gibi geç de olsa gelişebileceklerini, ihtiyaçlarını karşılayabileceklerini açıkladı.

Doktorun anlattığına göre; Akile zihinsel engelliymiş. Hıh!... Hadi canım, böyle şey olabilir mi hiç! Biz ona çok akıllı, zeki ismini vermiştik. Hiç Akile zihinsel engelli olabilir mi? Hayır olamaz, Akile zihinsel engelli olamaz. Akile’nin engelli doğması için hiçbir sebep yok ki...! Yıllar sonra çocuk sahibi ol, o da down mu nedir, işte ondan olsun. Eşimle birlikte şoka girdik,  kızımız down sendromlu değil, özürlü değil deyip inkar ettik.

İnkar etmekle kalmadık, doktora bile kızdık. Doktor Akile’ye nasıl zihinsel engelli diyebilirdi? Onun yanlış teşhis koyduğuna inanarak başka doktora da götürdük. Fakat konulan teşhis ne yazık ki doğruydu. “Bu nasıl olabilir?“ diye isyan edip Allah’a bile kızdık. O kadar çok beklemiştik ki bu yavruyu... “Allahım neden bize özürlü bir çocuk verdin, neden sağlam bir çocuk vermedin? Neden bize, başkasına verseydin ya Allah’ım...„

Sakinleştikçe, “Biz nerede hata yaptık, ne günah işledik acaba? diye sorduk kendimize. Tabii sorularımız hep cevapsız kalmıştı. Çünkü Akile için özür teşkil edecek hiçbir sebep yoktu; ailelerimizde özürlü hiç kimse yoktu, kilosu da yerindeydi, boyu da. Hatta tam vaktinde doğmuştu; ne erken, ne de geç. Ama bunlara rağmen Akile neden özürlüydü?

Zaman geçtikçe anladık ki, Akile yıllar sonra bize verilen ilahi bir hediyeydi ve biz bu hediyeyi güzel korumalı, onun için elimizden geleni yapmalıydık...! Hastane hastane dolaştık kızımız için, bize özel eğitim kurumları önerildi. Biz de kızımızı kurum kurum dolaştırdık. Elimizden ne geldiyse yaptık, ama kızımızda kayda değer bir ilerleme göremiyorduk. Oysa, kızımızın iyileşeceğine öyle inanmıştık ki; Akile iyileşecek, yürüyecek, koşacak, konuşacak, kollarıyla bana sarılıp “Seni seviyorum anneciğim!„ diyecekti.

 Beklediğimiz kadar hızlı ilerlemeler olmadı, olamadı. Çok üzüldük, bütün ümitlerimiz kayboldu, hayallerimiz yıkıldı. Peki biz ne yapacaktık şimdi?

Gittiğimiz üniversite hastanesinin çocuk bölümündeki aile danışmanı ile konuşmaya karar verdik. Danışman, Akile’de görmek istediğimiz ilerlemenin yavaş olacağını belirterek, özel eğitim kurumlarının kızımız için ne kadar faydalı olduğunu, ona nasıl yaklaşmamız ve onunla nasıl iletişim kurmamız gerektiğini ve kızımızla neler yapabileceğimizi anlattı.

Aile Danışmanı ile olan diğer randevumuzda, danışman bizi özürlü çocuğu olan bir başka aile ile tanıştırdı. Onlarla çok güzel bir dostluk bağımız oluştu. Onlarla konuştuktan sonra anladım ki, bu yaşadığımız sıkıntıları, sadece biz yaşamıyormuşuz. Bizim gibi olan bütün ailelerle aynı duyguları yaşıyormuşuz. Bu duyguları yaşarken yalnız olmadığıma çok sevindim.

           Zihinsel engelli çocuğun annesi olmak gerçekten zor. Sokağa çıktığım zaman insanların, canımdan çok sevdiğim yavruma acıyarak bakması, parktaki çocukların, canavar görmüş gibi kızımdan kaçması beni çok üzüyordu, bu sebeple sokağa çıkarken moralim bozuluyor, hiçbir yere gitmek istemiyordum.

Aldığımız eğitim sonucunda, kızımda ve bizde olumlu gelişmeler oldu. Kızımın özürüyle yaşıyoruz artık. İnsanların acıyan gözlerine aldırış etmeden; onunla sokağa çıkıyor, alışverişe gidiyor, parkta oyun oynuyoruz. Ondan utanmıyor, aksine onunla gurur duyuyoruz. Sıkıntılarımız bitmedi, ama o sıkıntıları küçültmeyi öğrendik ailece. Bir acıdan sevinç çıkartmayı, bir küçücük olaya gülmeyi, hayata sıkı sıkı sarılmayı ve en önemlisi sabretmeyi öğrendik.

           Kızım artık yürüyor. Şu anda en sık yaptığı şey ne biliyor musunuz? Koşa koşa gelip bana sarılıyor, şapur şupur öptükten sonra, “Seni seviyorum anneciğim! diyor. Bu beni o kadar çok mutlu ediyor ki anlatamam.

            Bir bahçe düşünün; hiç bakılmayan, dikenlerin, yabani otların dolu olduğu, böceklerin ve sineklerin vızırdadığı çirkin bir bahçe. Bir başka tarafta da bakımlı bir bahçe düşünün; çiçeklerin mis gibi koktuğu, yeşil çimenler arasında renk renk çiçeklerin açtığı ve bu çiçeklerin üzerinde kelebeklerin uçuştuğu güzel bir bahçe. Bebeğinizi hangi bahçeye koymak istersiniz? Elbette ki güzel olan bahçeye değil mi!

            Ben de bebeğimi güzel olan bahçeye koyuyorum; ona olan sevgimle, şefkatimle, desteğimle, küçücük bir “Aferin deyişimle. Bir anneyim ben, engeli ne olursa olsun teninin sıcaklığı ve kokusunda kendimden bir şeyler bulduğum, ondan ayrı kaldığım her an onu özlediğim ve onun için endişelendiğim, onunla tüm insanlardan farklı bir iletişim kurduğum ve gözlerinin ışığıyla ısındığım bir meleğin annesiyim.

            Akile! Ne mutlu bana ki sen varsın, beni hayata iki kat daha bağlayan varlığınla, kulaklarımda çınlayan sesinle, yanağımda hissettiğim öpücüğünle...

Sen benim dünyam, yaşama sevincim, gece doğan güneşimsin. Ey melek yüzlüm; sana duygularımı yazarak ne kadar anlatabilirim bilmiyorum ama şunu bilmeni isterim ki;

 

SENİ SEVİYORUM BEBEĞİM, İYİ Kİ VARSIN!...

Hacettepe Üniversitesi Çocuk Gelişimi ve Eğitimi Bölümü

 

Fidan AY

 

 

 

 

 


 

ÇİÇEK KIZIM

“Ya daha kötü olsaydı”

 

İşte bu cümle havada uçan aklımı yerine getirmişti. Bunu söyleyen de olgun, yaşça büyük biri değil de on yedi yaşındaki oğlum Bulut’tu. 

Kötü durumda olmayansa yedi yaşındaki kızım Gonca.

Kocam ile evlenmeyi hiç istememiştim. Ama bana da kimse sormamıştı. Malları bölünmesin diye babam ve amcam tarafından verilmiş bir karardı. Düğünümüz köyde oldu. Evliliğimin ikinci ayında tayinimiz Türkiye’nin öbür ucuna çıktı. Toparlanıp gittik. Ailelerimiz kirada oturmamızı istememişlerdi. Bize iki katlı bahçeli bir ev aldılar. Artık yeni evimiz burasıydı.

Bu yeni şehirde kimseyi tanımıyordum. Kimse hoş geldine gelmiyordu, sıkıntıdan patlıyordum. Buna bir de kocamın kıskançlığı ekleniyordu. Evin bahçesine bile çıkamıyordum. Beni cezalandırıyordu aklınca. İşten yorgun gelir, benimle hiç konuşmazdı. O da beni istememişti, söylemiyordu, ama belli ediyordu, hissettiriyordu.

Sonra oğlum doğdu, Bulut. Hayatıma neşe, mutluluk geldi. Can yoldaşım eşim değil de o olmuştu. İlk dişi, ilk adımı beni öyle mutlu etmişti ki. Oysa oğlum ilk anne değil, baba demişti. Olsun ne dediği hiç de önemli değildi benim için. Doğmadan önce, evde tek iken sabah radyoyu açar, yatarken kapatırdım. Maksat evde ses olsun. Şimdi Bulut konuşacaktı. Evimize neşe dolacaktı. Kocam da eskisi gibi değildi, oğluyla ilgileniyordu, ara sıra benim de halimi hatırımı soruyordu.

Oğlum çok güzeldi, pırıl pırıldı. Çalışkan, zeki ve terbiyeliydi. Sorumluluk sahibi bir çocuktu. Yaşının üzerinde bir olgunluğa sahipti.

Küçüklüğünden bugüne dek (oğlum, kilosu, boyu, ilk dişi, okula başladığı gün ve her şey) geçirdiği her olayı not ettim. Bulut başka bir çocuktu. Kirpi yavrusunu pamuğum diye sever ya, benim ilk göz ağrımdı. Allah’a çok şükür doktor görmemiş, hasta olmamış beni hiç üzmemişti.

Bulut on yaşındayken Gonca doğdu. Mutluluğum ikiye katlandı.

Gonca ağabeyi gibi değildi. Çok ağlardı. Hep sinirli, hep hırçındı. Ona hiç kızmazdım, kızamazdım. Başım ağrıdan şişerdi de yine kızamazdım. Sonradan anlayacakmışım ne denli yanık olacağımı.

Kızım bir noktaya bakar dalıp giderdi. Ağabeyi onbeş aylıkken şakır şakır konuşuyordu. Üç yaşında oldu hala cümle kurmuyor. Ver, al, iç hep tek kelime, o da benim zorumla. Hep sessiz bir çocuk oldu. Sanki süt dökmüş kedi gibi bir köşeye çekilir, etrafı dinlerdi. Yaşı büyüdükçe siniri yavaşça kayboldu. Hep dinliyordu. Kocama “Bu kızda tuhaflık var, bir doktora götürelim.” deyince

           “Abartma hanım yok bir şey,” derdi de başka bir şey demezdi. Ama ben kararlıydım gizlice doktora gidecektim.

           Sonra tayinimiz memlekete yakın bir şehre çıktı. İzmir’deki evi satıp oradan ev aldık. Taşınma telaşı Bulut’un okulu derken kızımı ihmal ettim. Bir gün Bulut’un okuluna giderken ana yol kapalıydı. Arka yola saptım, karşıma bir sağlık ocağı çıktı. Karar vermiştim, gidip danışacaktım. Bulut’u okula bıraktım Gonca beş yaşında, sevkimiz yok sadece gidip sorup fikir alacaktım. İçeri girdim hastaların bitmesini bekledim. Doktorun odası boşalınca izin isteyip içeri girdim. Çocuğumun konuşmadığını sessizliğini, anlattım sayı sayamadığını anlattım.

Doktor daha önce doktora götürüp götürmediğimizi sordu. Ben yok deyince, başını sallayıp bana ters ters baktı. İşte o zaman çok utandım. Doktorun bana yüklediği ilgisiz anne kimliğini sahiplendim, sesimi çıkaramadım, boğazım düğümlendi...

“Doktor kızıma hoş geldin” deyip adını sordu sonra ağzına, kulaklarına ve gözlerine baktı. Bunları yaparken habire soru soruyordu. Gonca utanarak kısa cevaplar veriyor, bazen muzipçe gülüyordu.

Kızımın bu hali sanki hoşuna gidiyordu. Doktora verdiği cevap sanki bana hediye edilmiş gibiydi. Ama korkuyordum. Tatmin olamadım. Anlaşılan doktor da tatmin olmamış ki bizi hastaneye yönlendirdi. Kötü bir şey dememişti de çocuğun gayet iyi evine git de dememişti. “Hastaneye git kontrol ettir.” demişti.  

Şüphelerim doğru mu? Nesi var? sorularıyla evin yoluna girdim. Giriş ne giriş ama uçuyorum sanki. Ben hızlanıyorum, yol uzuyor bitmiyor. Gonca’nın kolunu çekip canını acıttım. Ağlamaya başladı. Ağlamasıyla irkildim. Gözleri gözlerime takıldı. Koca kasabada bir ikimiz kaldık, yanlız ikimiz. Sonra ben onu bırakıp mezara girdim, yalnız kaldı ağladı ağladı. Canımın gözlerinde bunları gördüm işte, derin kuyular içindeydim sanki çaresizdim.

Eve geldiğimizde Bulut ve Basri evdeydi. Babamız bir şey söylemedi, sustu. Sabah erken işlemleri yapıp hastaneye gittik. İşimiz rast gitti muayene olduk. Hatta yapılacak testler de yapıldı. Sonra doktorun karşısına çıktık. Önemli bir şey olmadığını sadece yaşıtlarından biraz geri olacağını söyledi. Kesin sonuçları bir hafta sonra alacağımızı da söyledi. Yakın akraba evliliklerinde zihin engelli çocuklar doğabilirmiş. Zeka düzeyleri normal çocukların zekalarından daha düşük olurmuş. Normal çocukların gerisinde olurmuş. Hafif, orta ve ileri dereceleri varmış. Gonca’mız da orta derece zihinsel engelliymiş. Yaşıtlarından geri olacakmış. Bu ne demekti geri olmak.

Gonca kızamık olmuştu. Sonuçları almaya gidemedim, Basri sonuçları alıp, işe gidecek, akşam eve gelecekti. Saat sekizde zil çaldı, açmaya korktum ama çaresizce açtım. Ayakkabılarını çıkarttı, evde sigara içmediği halde elinde sigara ile içeri girdi. Koltuğa oturdu. Basri ne? Sonuç ne? dedim. Ses yok. Bir daha sorunca:

-                                           Hiç azcık aklı noksanmış. dedi.

Nasıl yani deyince.

-                                           Kıt beyinliymiş SENİN kızın! diye cevap verdi.

Daha beş yaşındaydı. Önünde koca bir ömür vardı. Neler yapacaktı, neler yapamayacaktı? Evlenecek miydi? Hep yanında olabilecek miydim?

Onlarca cevabını bilmediğim soru balonlar içinde havada uçuyordu. Sonra balonlar bir bir patladı. Koşarak yattığı odaya girdim. Yüzünde çiçekler açmıştı. Masum bir melekti. Koruyucusu da bendim, ömrüm yettiği sürece de onun yanında olacaktım. Kocamın da dediği gibi, O BENİM kızımdı. Bunu söyleyerek bütün yükü omzuma yıktı, tüm kapıları kapattı.

Ayaklarım beni taşımıyordu. Yatağın ayak ucuna yığıldım. Kucağımda bebeğimin bebeği ağlıyordum. Sabaha kadar ağladım. Kocam yanıma dahi gelmedi. “Senin kızın” diyerek beni yalnız bıraktı.

Sabah ezanıyla omzumda bir el hissettim. Basri diye dönünce Bulut’u gördüm.

-                                           Artık ağlama anne. dedi.

Ona, ben ölünce ne yapar, dedim, o da:

-                                           Ben varım ya. diye cevap verdi.

Hala ağlıyordum. Bulut uzun uzun bana baktı, sonra

-                                           Ya daha kötü olsaydı anne. dedi.

Bu sözler havadaki aklımı yerine oturttu. Bunu söyleyen de benden olgun biri değil de onyedi yaşındaki oğlum Bulut’tu.

Daha kötüsü elbet olabilirdi. Köyde komşumuzun oğlu vardı. Zincirle ağaca bağlarlardı. Kapılarından geçerken acırdım, üzülürdüm. Gonca öyle değildi. Sadece sessizdi, dalıp giderdi, sallanırdı o kadar.

İzleyen günlerde doktorlarla konuştum, kitaplar okudum. Kızım zeki değildi, olamayacaktı da, okuyup hayalimdeki öğretmen kız da olamayacaktı. Ama zincirlere de vurulmayacaktı.

Okula başladığında normal okula başladı. Çizgileri güzel çizdi, fişleri güzel yazdı. Ama okumayı ve saymayı öğrenemedi. İlk karnesini aldığında gözleri ışıl ışıldı. “Anne bak benim” diyerek seviniyordu. Kameralar o zaman böyle yaygın değildi. İmkanımız yoktu. Olsa o anı çekip herkesler izletmek isterdim.

O yaz Basri vefat etti. Aramız düzelmişti. Çünkü kızımız gerçekten kötü değildi. Alışınca her şey yoluna girmişti. Ama ölmüştü artık. Cenaze için köye gittik. Oradakiler Gonca’nın etrafı karıştırıp, hırçınlık yapmasına dayanamadılar. Bulut’la ilgilendiler. Kendi annem bile umursamadı. Bulut’a sarılıp ağladı. Bir garipti her şey anlayamadım. Zaten aklım karışıktı. Benim kızım orta derecede zihin engelliydi. Üstelik buna onlar sebep olmuştu.

Eve dönüşte kapının altından atılmış zarfı heyecanla açtık. Ben okuyamamıştım. Kızım da okuyamayacaktı. Oysa Bulut okuyup doktor olacaktı. Bu mutluluk her şeye, tüm çektiklerimize bedeldi.

Kızıma ayırdığım zaman oğlumdan çaldığım zamandı. Yavrum hiç sesini çıkarmadı, hep yanımda bana destek oldu. Şimdi okumak için Ankara’ya gidiyordu. Ağlayarak ayrıldık.

Bulut okurken maddi yönden çok sıkıntı çektik. Emekli maaşımız iyiydi ama tıp öğrencisi okutmak çok zordu. Gonca alt sınıfa başladı. Önceden normal sınıfa gittiği için çok rahattı. Ona akıl oyuncakları almam gerekirken, oyuncağı almaz parayı ağabeye gönderirdim. Belki küçükken ondan çaldığımız zamanın ücretini, oyuncak parasını ona yollayarak ödedim. Ben kızıma evde el işi oyuncaklar yaptım. Alt sınıfı başarıyla bitirdi. Ağabeyinin yardımıyla, yolladığı kitap ve kasetlerle çok yol kat ettik. İyi kötü on yıl geçti. Keşke babası da yanımızda olsaydı. Kızının yaptıklarını görse belki onunla gurur duyardı.

Kızım neler mi yapıyor?

-                                           Bankadan banka cüzdanı ile para çekebiliyor.

-                                           Alışveriş yapıp,aldıklarını yerine yerleştirebiliyor.

-                                           Markete yalnız gidip geliyor.

-                                           Çok temiz halı yıkıyor.

-                                           Kek yapıp, çay demliyor.

-                                           Makyaj yapıp süsleniyor.

-                                           Para biriktirip (gizlice) sevdiklerine hediye alıyor.

-                                           İnsanları saf ve tertemiz seviyor.

Yetmez mi?

Kızım şimdi yirmi yaşında, ağabeyi otuz, bense kırk yedi. Bir de doktor gelinim var. artık onun geleceğinden korkmuyorum. Ben olmasam da hayatta kalacağını biliyorum. Benim zihinsel engelli bir kızım var. zorlansa da istediği her şeyi başarabilen, öğrenebilen bir kızım. Pamuk kızım, Çiçek kızım..

 

                                                                                

Elif AYAN

                                                                                 K.T.Ü.

                                                                                 Fatih Eğitim Fak.

                                                                                 Özel Eğitim Bölümü

                                                                                 İşitme Engelliler Öğr.

                                                                                

 

BİR DAĞ KÖYÜNDE ANNE  OLMAK

 

Bu  yıl  yedi  yaşına  bastın. Senin  yaşıtların okula  başladı. Siyah önlükler giyip kurdaleler taktı. Sense sorgulayan gözlerle bakıyorsun bana “Neden anne, neden ben?” diye. İnan ben de bilmiyorum yavrum. Oysa sana hamileyken ne kadar mutluydum. Sen benim umudum, yapamadıklarım, yaşayamadıklarım olacaktın. Cahil aklımla seninle ilgili hayaller kuruyordum. Benim yavrum okuyacaktı, anası gibi cahil olmayacaktı. Beyaz önlük giyip dermansız dertlere derman olacak, kara tahtanın başına geçip en büyük hastalığa, cahilliğe çare bulacaktı.

Kız olacaktın biliyordum. Sen de benim gibi bir cana gebe kalacaktın. Nereden mi biliyorum. Analar hissedermiş benim dünyalar güzeli kızım. Ben ana sevgisi nedir bilmedim. Ama onsuzluğu, onsuz geçen  günleri iyi bilirim. Ben sana ana olacaktım, sen de bana arkadaş. Okuyacaktın,  benim gibi üç kuruş paraya hiç tanımadığın bir adama satılmayacak, kaynana, kaynata, koca cefası çekmeyecektin. Ananı da kurtaracaktın bu sefaletten, çileden, dayaktan...

Doğumunla birlikte umutlarım da yok oldu. Diğerlerinden farklıydın. Bakışların, görünüşün bile bambaşkaydı. Korkutuyordu, uçurumun dibine çekiyordu beni. Seni kucağıma alınca ağladım. İnanamadım benim yavrum olduğuna. Günlerce ağladım. İnan sana hiç kızmadım, lanet okumadım. Benim kızdığım, ağladığım sen değildin, kaderimdi. Seni hep sevdim. Seni sütümle değil kanlı göz yaşlarımla besledim.

Baban, deden, ninen ve diğerleri hiç istemediler seni. Amcanın oğlu el üstünde tutulurken, sen hep kenara köşeye itildin. Bana söyledikleri tek söz “Senin doğurduğun çocuk böyle olur, senden ne beklenir ki,” oldu. Çocuktum, daha on yedi yaşındaydım. Bazen onlara inanıp kendime bile kızdım. Ama ben istemedim hamileyken tarlada çalışmayı, sırtımda ağır çuvallar taşımayı, babandan dayak yemeyi...

Sana üzülüyordum, çünkü benden başka kimsen yoktu. Yeri geldi ölmeni bile istedim. Yanlış anlama seni sevmediğim için değil, bu dünyada mutlu olamayacağını bildiğim için. Daha sonra kendime kızdım böyle düşündüğüm için. İyileşebilirdin, sen de diğerleri gibi olabilirdin. Çok yalvardım seni doktora götürmek için. Doktor yerine çareyi hacıda, hocada aramak benim suçum değildi. Sana sahip çıkmadığı için babandan nefret ettim. Seni dünyaya getirmeyi bir tek ben istemedim. Haşa Allah`a bile isyan ettim, “Neden ben, ben ne suç işlemiştim?” diye. Yine de sana olan sevgimi hiçbir zaman kaybetmedim.

Baktım ki iyileşemeyeceksin, o zaman seni böyle olduğun gibi kabul ettim. Sen benim gözümde diğerlerinden farksızdın. Köydekilerin dediği gibi deli değildin. Sen beni anlıyordun. Bir güldün mü güller açıyordu yüzümde. Kimse  seninle ilgilenmese de, seni sevmeseler de, hor görseler de sen benim yavrumdun. Seni bu günlere kolay getirmedim. Daha bebekken kundağa sarıp, sırtıma sıkıca bağlayıp tarlalara gittim. Sen ağacın altında çaresiz ağlarken elimdeki orağı fırlatıp yanına koştum. Akşam  eve  dönünce sana bakmamam için ellerinden geleni yaptılar. Ahıra git, yemeği yap, bulaşıkları yıka. Yorulsam da seninle ilgilenmekten vazgeçmedim. Yaşıtların sana deli deyip peşinden kovalarken canımdan bir şeyler koptu. Sen çaresizlikten yere düşünce ben de seninle  düştüm. Ama birimizin ayağa kalkması, bu  acımasız dünyaya karşı güçlü olması gerekiyordu. Hem ağladım, hem de seni  kolundan tutup ayağa kaldırdım. Senden sonra yine hamile kaldım. Herkes onun da bir deli olacağını söylüyordu. Kardeşin doğmadı. Daha iki aylıkken içimde can verdi. Kardeşinin doğmadığına seviniyorum. Eğer o doğsaydı, bütün sevgimi, emeğimi sana veremezdim.

Geçen  sene şehirden misafirler geldi. Şehirde senin gibiler için okullar varmış. Nasıl sevindim bilemezsin. Benim yavrum da okula gidecekti. Hemen koşup dedene babana söyledim. Bana güldüler.  “Akıllı okuyor da ne oluyor, deli okuyup  ne yapacak” dediler. Düşündüm, onlar okumamıştı, cahildi, içlerinde merhamet yoktu. Köyün öğretmenine koştum. Belki o seni sınıfına alırdı. Ben seni her gün okula götürüp getirmeye hazırdım. O da bana güldü. Yalvardım,  günlerce kapısına gittim. Size ve diğerlerine zararı olmaz, bir köşede sessizce oturur dedim. Belki bir umuttu. Kabul etmedi yavrum. Anladım ki okuyan insanlar da cahil olabiliyormuş. O da baban ve  deden gibi düşündü. Oysa senin de okumaya hakkın vardı. Keşke şehirde olsaydım, cahil olmasaydım. Okumamak, bu hayatı yaşamak benim tercihim değil. Ben de güzel bir hayat isterdim.

Analık yürek işidir. Ana olmak için şehirli ya da köylü olmak gerekmiyor. Bana kızma yavrum. Ben seni hep sevdim. Yıllarca ağzından çıkacak bir ana kelimesini bekledim. Sen benim süt kokulu bebem, dağlarda açan yayla çiçeğimsin. Sen benim yürek sızım, yüzümdeki gülüş, dudağımdaki feryadımsın.  Sen benim uçurumdan düşerken  tutunduğum dalımsın.

Dedim ya analık yürek işidir. Sevgini tartarak veremezsin yavruna. Sağlama, sakata ayrı demezsin. Ayrım nedir bilmezsin. Daha yavrun ağlamaya başlamadan senin göğsün sızlar. Boğazında bir yumruk  düğümlenir. Belki hep uzaktan  uzaktan bakacaksın, analık nedir bilmeyeceksin. Göğsünde bir canı emzirmenin mutluluğunu tatmayacaksın. Güzeldir ana olmak ama bir o kadar da zordur. Özellikle de bir dağ köyünde anne olmak ...

 

                                                                                             GÜLŞEN YURDAKUL

K.T.Ü  Fatih Eğitim Fakültesi         Özel Eğitim Bölümü

İşitme Engelliler öğretmenliği

 

DAR BİR ÇERÇEVEDE ANNE

 

           İç donanımı itibariyle anne bir şefkat abidesidir; şefkati yaratılış ve tabiatından kaynaklanmaktadır. Bu nezih tabiat yanlış müdahalelerle kirletilmemişse, hep şefkat düşünür, şefkat söyler, şefkatle oturup, kalkar. Bir ömür boyu çevresindekileri şefkatle süzer ve herkese kadeh kadeh şefkat içirir. Herkesi şefkatle kucaklayıp, herkese şefkat içirdiği aynı anda, evladının zihinsel engelli olduğunu duyunca inceliğinin ve içtenliğinin gereği olarak sürekli ızdırapla yutkunur durur. Bir tül gibi titrer evladının üzerine. Paylaşırken onunla zevki, lezzeti, neşeyi, güller gibi açar ve çevresine gülücükler yağdırır. Görünce de evladında tasayı, kederi, yapraklar gibi sararır, solar ve hüzünle inler.

           Ayşe Hanım evliliklerinin üçüncü yılında hamile olmuştu. Dokuz ay o hamilelik döneminin yaklaşmıştı o an. Kadıköy Devlet Hastanesi’ne çocuk doğum bölümüne kaldırmıştılar. Evde ise çocuk heyecanı sarmıştı herkesi. Eşi hastaneye geldi çok heyecanlıydı. Çünkü baba olacaktı. Doktor Avni Bey dışarı çıktı. Doğum tamamlanmıştı. Üç saat olmuştu. Ayşe hanım bebeğimi görebilir miyim? dedi. Kucağına aldı, mutlu anne bebeğinin minik yüzünü görmek için kundağı açtı ve şaşkınlıkla adeta nutku tutuldu! Anne ve bebeği seyreden doktor hızla arkasını döndü ve camdan bakmaya başladı.

Aradan yıllar geçti, Mesut fiziksel olarak büyüdü ama zeka seviyesi akranlarına göre düşüktü. Ayşe Hanım’ın yaşadığı ilk büyük hayal kırıklığıydı bu. Anne yüreğini çıldırtan çaresizliğiydi.

           Ayşe Hanım zihinsel engelli evladına üzüldüğü için zamanla konuşma yeteneğini yitirmeye başlamıştı. Yedi yıl sonra çocuğuna üzüldüğünde hiçbir şeyin değişmediğini anlar ve bir şey yapmak amacıyla aile doktoruyla görüşür. “Hiçbir şey yapılamaz mı?” diye sorar. Doktor, “Mesut’un bağımsız olarak özbakım becerilerinin kazanması için bir özel eğitim kurumuna göndermelisiniz.” Ayşe Hanım Kadıköy Zihinsel Engelliler Rehabilitasyon Merkezi’ne gelir. Burada Mesut’un kaydını yaptırır. Mesut yedi yaşındadır, özel eğitim alması için gecikilmiştir. Okul Müdürü “Daha küçük yaşlarda getirseydiniz Mesut daha başarılı olurdu. Ama çok da geç kalınmamış, yarın evladınızı okulumuza getirebilirsiniz.”  Mesut ilk defa özel eğitim almaya başlar. Ayşe Hanım yine umutsuzdur. Acaba bir ilerleme olacak mı yoksa oğlum hep aynı mı kalacak? düşüncesiyle hayatını sürdürür.

           Beş yıl aradan sonra ilk kez çocuğunun konuştuğunu anlar “Çocuğum konuşmaya başladıktan sonra yepyeni bir hayata başladım. Yeniden doğdum, diğer yaşadıklarımı yok sayıyorum. Mutlu olarak hayatımı sürdüreceğim. Mesut’un konuştuğu ilk akşam evde misafir olarak babam vardı. Konuştuğunu görünce çok sevindi. Mutluluktan ağladı.” Sözleriyle anlatıyor Ayşe Hanım.

           Mesut’un zihinsel engelli olması iş hayatımı da etkiliyordu. Mobilya imalat firmasında çalışıyordum. 29 yaşındaydım, Mesut’un eğitimiyle ilgilenmek için işimi bırakmayı göze almıştım. Oğlumun sorununu çözebilmek için, psikoloğa danışmaya gitmiş ama sonuç alamamış “oğlum hiçbir şeyi istediği gibi yapamıyor, çok şeyden kaçıyor ve hayatına yön veremiyordu. Psikolojik olarak çok etkileniyorsun, seni başka bir insan yapıyor. Düşüncelerini bildiklerini anlatamıyor, çok iyi bildiği bir konuyu savunamıyorsun. İnsanlar da seni bu şekilde tanıyor, özellikle sokağa çıkarken, alışveriş yaparken işim çok zor oluyor. Muhakkak Mesut’un yanında bir kişinin olması gerekiyor diyordu Ayşe Hanım. Tezgahtar olarak çalışan baba Hilmi Canbaz’ın en çok üzen şey ise Mesut’un konuşamaması ve çevresine karşı ilgisiz olmasıydı.

           Mesut’un eğitim hayatı başarılı geçti, adeta yeni bir insan olmuştu. Yeni haliyle okulda ve sosyal hayatında büyük başarılar elde etti. Çünkü kendi işini kendisi yapıyor, başkasına ihtiyacı yoktu.

           Ayşe Hanım mutluluğunu şu sözlerle ifade ediyordu : Gerçek mutluluk, gördüğün şeyde değil, asıl görünmeyen yerdedir.

           Gerçek sevgi, yapıldığı bilinen şeye değil, yapıldığı halde bilinmeyen şeydedir.

           Aç herkese açabildiğin kadar sineni, ummanlar gibi olsun !

           İnançla geril ve engelli çocuğuna sevgi duy, kalmasın ilgi duymadığın ve el uzatmadığın bir mahsun gönül...

          

                                                          Osman KOÇAK

                                                          Abant İzzet Baysal Üniversitesi

                                                          Eğitim Fakültesi  Zihin Engelliler Öğretmenliği

 

 

DİRENÇ ÇİÇEĞİ

 

Çocukluğum... Hayatın eskitemediği tek fotoğraf belki de. Oynadığım oyunlar, kırıp hurdaya çıkardığım oyuncaklar, kıyıp da giyemediğim bayramlıklar... Hepsi dün gibi aklımda. Sanki şu an gitsem çocukluğumun şehrine, elleri yeşil kınalı kızı bulacağım yine.

Öylesine doluydum ki yaşama hevesiyle. Başlayan her yeni gün benim için yeni oyunlar, yeni arkadaşlar demekti. O kadar yoğundum ki; annemle babam beni görmek için bir zahmet oyun oynadığımız bahçeye gelmeliydiler. Karnımın gurultusunun senfoniye dönüştüğü anları saymazsak eve pek uğradığım söylenemezdi. Ne kadar çocuksam o kadar meşguldüm çünkü.

Beş yaşına geldiğimde ilk kez yalnızlığı duyumsadım. O güz benim dışımdaki tüm çocuklar okula başlamıştı. İlk günler bebeklerimle oyalansam da bu kadar sakin bir gün geçirmek bana göre değildi. Annem ve halam bunu fark etmiş olmalılar ki beni oyalamak için seferber olmuşlardı. Fakat ikisi de  çok büyüktü. Ne zaman saklambaç oynasak elimle koymuş gibi buluyordum ikisini de. Üstelik hemen sıkılıveriyorlardı evcilikten. O zamanlar bilemezdim evcilik oyununun aslında onların tüm yaşamları olduğunu.

Günler böyle geçerken karşı komşularımız düştü aklıma. Onların da benim yaşlarımda iki kızı vardı. Aslında kapılarını çalıp “Oynayalım mı?” demek için can atıyordum. İçim alıp alıp veriyordu. Sonunda bir gün annem karşı eve giderken beni de yanında götürdü. Kadınlar kendilerini koyu bir sohbete kaptırmışlardı, bense bir türlü katılamıyordum bu olaya. Çok geçmeden iki kara kız salonun kapısında göründü. İçeriye şöyle bir göz atmalarıyla odalarına yollanmaları bir oldu. Annemin gözlerinden o sıcak “Evet” bakışını kaptıktan sonra ben de gittim kızların yanına. Ama onlar benimle ilgilenmediler bile. ‘Misafir umduğunu değil bulduğunu yer’ derler, çok bozulmuştum.

Eve döndüğümüzde tek düşündüğüm şey “kardeş” ti. Çivi gibi çakılmıştı bu sözcük aklıma. Kardeş demek oyun arkadaşı demekti. Eğer bir kardeşim olursa o kızlar günlerini görecekti. Mutlaka bir kardeşim olmalıydı, ama nasıl? İmdadıma Özlem abla yetişti. Özlem Abla, tam 9 yaşındaydı. Söylediğine göre kardeş dediğin sen isteyince değil, annenle baban isteyince olurdu.

Günler süren ikna çabalarım sırasında neler çektiğimi bir ben bilirim. Neyse ki sonunda annemle babam da bana bir kardeş yapmanın gerekli olduğuna inandılar. Sevincimden yerimde duramıyordum. Sonunda yalnızlık ömür boyu uzak olacaktı bana. Sessizlik bitecek, yerine neşe gelecekti. Şu beklemek de olmasa...

Ve “Hoş geldin kardeşim” 

O kadar minikti ki hayal kırıklığına uğramıştım. Bırak oyun oynamayı daha konuşamıyordu bile. Üstüne üstlük durmadan uyuyordu. Ya annemle babama ne demeli? Hep onunla ilgileniyorlardı. Kendin edip kendin bulmak dedikleri buydu herhalde. Bir yanlışlık yapmıştım ama nerede? Hiçbir şey hesapladığım gibi değildi.

Zaman geçtikçe olayların hesaplandığı gibi gelişmemesinden yakınan tek kişinin ben olmadığımı anladım. Annem de yakınır olmuştu bu durumdan. Niçin yürümüyordu, niçin konuşmuyordu kardeşim? Oysa Elif’in oğlu tam zamanında yürümüştü. Üç ay da küçüktü kardeşimden üstelik. Babam ise sakindi. Dedem de geç yürüyüp konuşmuş. Kardeşim de dedeme çekmişti işte. Fakat tüm bu sözler yetmiyordu annemin kaygılarını yatıştırmaya. Derken hastaneler ve doktorlarla tanıştık. Her biri farklı şeyler söylüyordu. Sonunda en kesin haber Ankara’dan geldi. Kardeşim zihinsel engelliydi. Bu ne demekti?

Tüm bunların anlamını annemin yüzünde buldum ben. Önce göz yaşları geldi. Değdiği yüreği aşındırıyordu damlalar. Kederinden kararmıştı annemin o beyaz teni. Birkaç gün içinde artık yaşlı bir kadının ki kadar kıvrımlıydı yüzü. Bir insan nasıl acı çeker o gün anladım.

Sessizliğin çığlığı dökülüyordu annemin dudaklarından. Çaresizlik kırk düğmeli mintan olmuştu sanki, çıkarıp atamıyordu üzerinden annem. Bu sıkışmışlık sürüp gidiyordu, o bahar günü gelmeseydi daha da sürecekti belki. Mahalleli kadını, çocuğu sokağa doluşmuş ılık bahar havasının tadını çıkarıyordu. Annem beni ve kardeşimi de çıkarmıştı sokağa. Ne çare ki kardeşim yürüyemiyordu, annemin kucağındaydı. Derken komşularımız geldi yanımıza. Hepsi de kardeşime ne kadar üzülüp acıdıklarını söylediler. Annemin bizi kapmasıyla hışımla oradan uzaklaşması bir oldu.

Tesellinin dertlere çare olmadığını ilk o gün öğrendim ben. Bir kamçı gibi şaklamıştı annemin yüreğinde o sözler. Yolda yürürken o kadar çok sıkıyordu ki elimi annem, bir ara bağırmamak için kendimi zor tuttum. Bir insan nasıl olur da bir enkaza dönüşür? Bir insan bunca yıkıntının arasında gururunu nasıl arar da bulur? O gün tüm bunları gördüm. Sanırım tam da bu yüzden hep anneme benzemek istedim ben.

O gün annem ağlamadı. Tıpkı o günden sonraki günlerde de ağlamadığı gibi. Akşam mutfakta babamla uzun uzun konuştular. Annem Ankara’ya taşınmamız gerektiğini söylüyordu. Orada çok daha büyük hastaneler vardı. O kadar çok çocuk doktoru vardı ki orada elbet birisi kardeşime faydalı olurdu. Ankara “umut” demekti. Annemin yaralı bir kaplanı andıran iniltileri bölüyordu babamın itirazlarını.

Tam bir ay sonra Ankara’ya taşındık. Bu yeni şehir yeni zorluklar demekti bizim için. Herşey zordu, bu şehirde. Barınmak, geçinmek, çocuk olmak, en önemlisi de anne olmak. İki komşu kadının sözleriyle yıkılan annemi daha büyük sarsıntılar bekliyordu. Otobüste, alışverişte kardeşimin üstüne dikilen bakışlar bir hançer gibi delip geçiyordu annemin içini. Avucunda buruşturduğu mendillerden anlıyordum bunu. Bir bakış bin söze bedeldi. Bir söz bin kurşundan beterdi.

Evde de durum bir hayli zordu annem için. Bazı akşamlar annem bir suçlu gibi bakardı yüzüme saçlarımı okşarken. Bense bir anlam veremezdim annemin bu haline. Çok sonra anlayacaktım küçük kardeşimle ilgilenen annemin beni ihmal ettiğini düşünerek kahrolduğunu.

İlk tetkiklerden sonra doktorlar ve öğretmenler annemin kadim dostları olmuşlardı artık. Kardeşim kendisi gibi sorun yaşayan çocukların gittikleri bir okula başlamıştı. Haftanın belli günlerinde de hastaneye gitmeye devam ediyordu. Az da olsa ışık sızıyordu artık annemin kararmış çehresine. Dahası artık annem kendi umudunu diri tutmanın yolunu bulmuştu: Direnmek. O kırılgan kadının yerini bir savaşçı almıştı artık. Durup dinlenmeden çabalıyordu hayalleri gerçeğe dönüştürmek için. Kardeşim annemin hayatının gerçeğiydi ve aynı zamanda en büyük hayaliydi. Neler yaşadı annem bu uzun yolculuğunda. Ölümsüzlük otunu arayan Lokman gibi dolaşıyordu Ankara sokaklarında. O, umudun, sevginin, direncin çiçeğini arıyordu kardeşimin gözlerinde.

Ve sonunda ilk tomurcuk boy verdi. Bir sözcükle aralanıyordu karanlığın perdesi: “Anne!” Kardeşimin yeniden doğumuydu bu söz. Aynı zamanda annemin üçüncü çocuğuydu sanki. Annem ağlamıştı o gün, ama mutluluktan. Bir ışık seline tutulmuştu annem. Saçı ışık, gözleri ışık... Gözlerimi kamaştırıyordu bu ufak tefek ama dev yürekli kadın.

Aylar birbirini kovaladı. Yeni çiçekler açıldı kardeşimin adımladığı yerlerde. Annem de kardeşimle birlikte çocuk olmuştu iyiden iyiye. Önce konuşmayı, yürümeyi öğrendi onunla. Sonra okuyup yazmayı söktü yeniden. Hem öğreniyordu, hem öğretiyordu annem. Bir nakkaşın sabrıyla işliyordu kardeşimin hayatını. Ve kardeşim emeğin ete, kemiğe bürünmüş haliydi artık. Annemse hep daha fazlasını istiyordu kardeşim için. Geçen onca yıkıcı mevsimin sonunda o artık büyük umutların kadınıydı. Ne hoyrat bakışlar, ne de hüzünlü sözler durdurabilmişti onu.

Önce anasınıfını, ilkokulu ardından da ortaokulu bitirdi bizimkiler. Ne iştir ki karneleri kardeşim alıyordu ama annemin heyecanı onunkinden fazlaydı her defasında. Şimdi düşünüyorum da ne kadar da haklıymış annem bunu yaparken. Öyle ya; yıllardır verdiği emeğin, özverinin ufak mükafatlarıydı o karneler. Üzerinde yazılı olan rakamların hiç önemi yoktu annem için. Çünkü ne kardeşimin öğrendikleri, ne de annemin öğrendikleri rakamlarla ölçülemezdi. Kardeşim harfleri, sayıları öğrenmişti öğretmenlerinden, annemden. Annemse umut etmeyi, sabrı, başarmayı öğrenmişti kardeşimden. Kardeşim bir zayıf asma dalı, annem de sağlam bir duvar. Her ikisi de yaşamayı öğrendiler birbirlerinden ve dayandılar birbirlerine.

On altı yıl sonra bugün annemin yüzü hiç bu kadar aydınlık ve huzurlu olmamıştı. Annemin o zor günlerimizdeki doğru seçimi hepimizin hayatını değiştirdi. O savaşmayı seçti. Azmiyle, inancıyla bizi bu mutlu günlerimize taşıdı. Baş eğmez karakterini sabrına katık ederek anneliğin onurunu yüceltti.

Biliyorum, merak edenler vardır şimdi ne yaptığını. Daha fazla meraklandırmadan söyleyeyim o halde: Heyecanla yeni karnesini bekliyor.

 

Hacettepe Üniversitesi Çocuk Gelişimi ve Eğitimi Bölümü Selen GÜNDÜZ

                                                                      

İNCİ KOLYEM, İNCİ ÇİÇEĞİM

 

           Bugün İnci kızım Epilepsisi önlensin diye bir beyin ameliyatı geçirecek.

           Bu ameliyat biraz riskli... Cesaretimize, verdiğimiz karara ben de şaşıyorum...

           Duygularımı kağıda dökmek çok zor. 31 yıllık beraberliğimiz bizi sanki tek vücut haline getirmiş. İnci’yi ne kadar çok sevdiğimi, ona asla kıyamadığımı, onun bana ne çok mutluluk verdiğini bir kez daha anladım.

           Beni tanıyanlar, hep yorulduğumu, üzüldüğümü sanıyorlar. Oysaki ben İnci gibi bir evladım olduğu için mutluyum. Biliyorum ki İnci bana insan olmayı öğretti. İnci bana kendime güvenmeyi öğretti. Ufkumu açtı, yaşama sevinci verdi.

           Hayatım anlam kazandı.  Hiç canım sıkılmadı. Mutsuz olmaya hiç vakit bulamadım.

           Güleryüzlü olmanın, herkesle selamlaşmanın, en küçük hizmete teşekkür etmenin önemini bana İnci öğretti.

           Sabırlı olmayı, güzel yaşamayı, kaliteli yerlere gitmeyi, hatta eğlence yerlerinde dans etmeyi bile İnci’den öğrendim.

           Daha doğrusu biz ailece yardımlaşmayı, bağlılığı, birbirimize saygıyı, sorumluluk duygusunu, birbirimizi sevmeyi İnci’mizle öğrendik.

           Sonsuz hoşgörü kavramını da İnci verdi. Çünkü yaşamdaki değer yargılarımı değiştirdi. İnsanları olduğu gibi kabul etmeyi öğretti.

           İnci iyi ki ailemizle varsın. Umarım ameliyatın da başarılı geçer.

           Yaşlandığımda, hasta olduğumda bir bardak suyumu sen verirsin. Üstüme battaniye getirirsin. En önemlisi beni yalnız bırakmazsın. Seninle yaşlanmak ne güzel bir duygu.... Zaten senin yanında yaşlanmak da mümkün değil ya... Çünkü sen genç anne seversin. Benimle olmaktan zevk alırsın. Bana güven duyarsın.

           Güzel yavrum, bugün bu ameliyattan başarı ile çıkacağını biliyorum. Hayata bağlılığın, yaşama isteğin, insanları üzmeme duygun bütün zorlukları yenmeni kolaylaştıracaktır.

           Seninle çok şeyler başaracağız. Her şeyin en iyisi, en güzeli seninle olacak.

           Allah yardımcımız olsun.

 

 

                                                                                             Gülçin ÇELEBİ

                                                                                             İnci’nin Annesi

 

 

 

GÜL’ÜN GÜLÜMSEMESİ

Eşimle evliliğimizin 15. yıldönümünde karşılıklı konuşmak için tüm hazırlıklarımı yapmıştım. Onun en sevdiği yemeklerden pişirip, en sevdiği tatlıyı fırından çıkarıp servise hazırlamıştım. Eşim bir ilköğretim okulunda sınıf öğretmeniydi. Adı Evren’di. Evren’in okuldan çıkıp eve gelmesine çok az bir zaman kalmıştı. Karar vermiştim onunla konuşup, bir evlat edinmek istediğimi söyleyecektim. Senelerdir o doktor bu doktor derken geçen zaman ve aldığımız sonuç bize çocuk sevincini yaşatmadı. Oysa hep sarı kıvırcık saçlı, mavi gözlü, koşup oynayıp etrafa gülücükler saçan bebeğimizi birbirimize anlatarak hep hayalini yaşıyorduk. Ama hep bir hayal olarak kaldı. Masayı hazırlayıp biraz oturup bunları düşünürken birden kapı zili çaldı. Evet, evet, Evren gelmişti. Koşarak kapıyı açtım. Her yıldönümümüzde bana aldığı yedi gülü gözüm görmeden boynuna büyük bir sevinçle sarıldım. Evren şaşkın, şaşkın içeri girdi. Bu heyecanıma ve sevincime bir anlam verememişti ve şakayla karışık söylendi:

─ Sen bana böyle sarılmazdın bir şey mi oldu? Canım Gülserim ben de seninle evlendiğim için çok ama çok mutluyum. Aşkım bu güller senin için, nice senelere ama hep benimle” diyerek beni öptü. Evren biraz yorgun biraz da aç mutfağa geçti. Ona hazırladığım sofrayı görünce:

― Hayatım yine her zaman olduğu gibi yemeklerin güzel ve lezzetli görünüyor. Sabahları spor da yapmasak, bilmiyorum halimiz ne olur?

― Aman sen de, Evren ne yaptım ki? Hadi sen bir an önce yemeğini ye.

― Ne o, yemekten sonraki plan ne Gülser?

― Hiiiç canım, birazcık otururuz.

― Güzel bir film var galiba onu mu izleyeceğiz?

―Yoo, bilmiyorum televizyonda ne var ama seninle biraz konuşmak istiyorum.

―Peki hayatım. Şu nefis yemeklerini yiyeyim, ondan sonra konuşuruz.

Yemekten sonra Evren’le oturma odamıza geçtik. Kollarını omzuma atarak:

―Söyle Gülserciğim, ne konuşacaksın merak ediyorum.

―Şeey…. Bak Evren, ben çocuk istiyorum.

―Aah aşkım, ben de istiyorum ama bir türlü olmuyor işte. Bunun için ne olur birbirimizi üzmeyelim. Ne yapalım kaderimizde bu varmış. Çocuğumuz olmasa da biz mutluyuz.

― Canım ben de mutluyum ama bu evde bir çocuk sesi istiyorum. Yuvalara başvursak ya da ne bileyim işte böyle bir şeyler yapsak olmaz mı?

― Aslında ben de böyle bir şeyler düşünüyordum ama senin bunu kabul etmeyeceğinden korkuyordum. Belki bir haber çıkar da senin hayalindeki gibi bir çocuk bulabilirim diye yuvalara müracaat etmiştim. Geçen hafta bir haber geldi. İstersen yarın evlat edinilmeyi bekleyen çocuğun yanına gidelim Gülsercim. Ne dersin?

― Canım! Nasıl sevindim bilemezsin. Çok mutlu oldum. diyerek Evren’in boynuna sımsıkı sarıldım. O gece Evren de çok mutluydu. Huzurlu bir şekilde uyuduk. Yarın, bizim için yeni bir başlangıç, belki de en mutlu gün olacaktı.

Sabah erkenden haberini aldığımız ve henüz klinikte olan çocuğun yanına gittik. Hemşireler bizi çocuğun yanına götürdüğünde bize yatakta mini minicik, yumrukları sıkılı, gözleri kapalı ve bacakları sıkı sıkıya birbirine yapıştırılmış o şirin bebeği gösterdiler. Henüz üç aylıktı, erken dünyaya gelmişti ve damağı da yarıktı. Onu gördüğümüz o andan itibaren çok mutlu olmuştuk. Evren’le bakışarak: “Adı Gül olsun. Hep mutlu yaşayarak, etrafına gülücükler saçsın.” diyerek ona bakmaya devam ettik. Bir kilo ağırlığında ve 30 cm boyunda dünyaya merhaba demişti. Hemşirenin verdiği bilgiye göre doğumdan hemen sonra annesi ölmüş ve bebek de boğulma tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştı. Çünkü ciğerleri tam olarak gelişmemişti ve bu sebeple hemen yoğun bakıma alınmıştı. Dünyaya geldikten sonraki ilk iki hafta da hiç sesi çıkmamış, yapay solunum yapılmıştı. Yavrucağın eline, yüzüne, bütün vücuduna değen o eller ona büyük acı vermiş olmalıydı. Damak yarığını kontrol ediyorlar, nefes borusunu takıp çıkarıyorlardı. Beslenme sondası takıyorlarmış. Kim bilir canı ne kadar yanmıştır yavrucağın. Yaşam belirtileri son derece zayıf olduğundan her an gözleri kontrol ediliyormuş. Acaba kör müydü? Kulaklarına bakıyor, hiç bir sese tepki vermediğini söylüyorlardı. İşte bütün bu kötü anılar, Gül’ün kısa hayatının özetiydi.

Hemşirenin anlattıkları nedense bizi ürkütüp, korkutmamıştı. Sanki onda bambaşka bir güzellik vardı. Daha önce gördüğümüz çocuklara pek benzemiyordu. Artık onu yanımıza almaktan başka bir şey düşünmüyorduk. Hemşire bütün bu olanlardan sonra kararımızı sordu. Kararımız kesindi, onu istiyorduk. O bizim gülümüz olacaktı ve hep bize gülümseyecekti. Gereken işlemleri yaptıktan sonra onu götürmek için gün aldık. İki hafta sonra yanımızda olacaktı ve hep bizimle kalacaktı. Günler geçip nihayet o gün geldiğinde Gül’ü evimize getirdik. Her ay onu doktor kontrolünden geçiriyorduk. Gül, hala tesbih böceği gibi toplanıp yatıyor, ağzına biberonu verirken büyük zorluk yaşıyorduk. Haftada en az 10 gram alması bizi çok mutlu ediyordu. Geceleri kalkıp iki saatte bir mama veriyor, daima sıcaklığını hissetmek istiyorduk. Gül’ün ağlamaması gerekiyordu. Çünkü fıtık nedeniyle bağırsak düğümlenmesi tehlikesi vardı. Günler su gibi akmış, Gül artık sekiz aylık olmuştu. Ama hala düzgün oturamıyor, bakışlarıyla bir şeyleri takip etmekte zorlanıyor ve suni beslenmeye devam ediyordu. Sese karşı tamamen duyarsızdı. Eliyle bir şeyleri tutamıyor ve yatağındaki yorgan, yastık ve çarşafları toplayarak oluşturduğu mağaranın içine sığınıyordu. Gül’ün sevgiye gereksinimi olduğunu biliyor, ama onu çevreleyen korku duvarını nasıl aşacağımızı bilemiyorduk.

Kontrole gittiğimizde doktor bize bir psikolog önerdi. Gül ile birlikte bu psikoloğa gittik. Bebeğimizi inceleyip bizi dinledikten sonra teşhis için başka yerlere yönlendirdi ve daha sonra tekrar yanına gelmemizi söyledi. Teşhis için gittiğimiz yerde bize Gül’ün ‘otistik’ olduğu söylendi. O ana kadar böyle bir şey duymamıştık. Bize gereken açıklamaları yaptılar. Gül’ün daha fazla acı çekmesini istemiyorduk. Tekrar doktorun yanına gittiğimizde Gül’ün teşhisi hakkında konuştuk. Bize bazı önerilerde bulundu. Bunlardan birisi ona karşı kaba kuvvet kullanmamızdı. Yani onu sıkı sıkıya sardığımda benden kaçmak isterse, ellerini kollarını tutmayacak şekilde sımsıkı tutmam gerekiyordu. Eğer bağırmaya başlarsa, daha kuvvetli sıkacaktım. Ona bütün bu işkenceyi çektirirken, öperek onu sevdiğimizi söyleyecektim.

Oradan ayrılıp eve döndüğümde, biraz düşününce bunları pek mantıklı bulmadığımı fark ettim. Evet, bana bu yolla çocuğuma yardım etmem gerektiği söylenmişti. Ona kaba kuvvet kullanmanın mantığını anlayamamıştım. Zavallı yavrucak daha sekiz aylıktı. Kendi kozasında çekilmiş yaşar gibiydi. Psikolog’un önerisinden iki hafta sonra ilk kez denedim. Her ne kadar pek mantıklı bulmasam ve ne yapacağımı bilemesem de otistik yavruma yardım etmem gerekiyordu.

Gül’ü ilk kez sıkıca tuttuğumda çığlıklar atarak benden kurtulmaya çalıştı. Ter içinde kalmıştı. Bir serçe gibi çırpınıp duruyordu. Ama bir saat süren amansız mücadeleden sonra kucağıma yığıldı. Bana ilk defa gülümsüyordu. Gevşeyerek uykuya daldı. Tamamen rahat ve yumrukları açık bir uykuya... Önceleri uyurken yumruklarını sımsıkı kapatıyordu.

O günden sonra günde dört beş kez bunu tekrarlamaya başladık. Sonunda dokuz aylık ve benim tuhaf bulduğum bir tedavi yöntemi bir mucizeyi gerçekleştirmişti. Gül artık hiç tanımadığı birine bile sevinçle koşuyor, sandalyeye oturup ne varsa yiyip içiyordu. Komşuların çocuklarıyla da koşup oynuyor evimizden kahkaha eksik olmuyordu. Artık Gül de tedavimizin farkına varmıştı. Canı istediğinde hemen koşup yanıma geliyor, başını kucağıma yaslıyor, birlikte odasına gidiyorduk. Yerde küçük bir minderin üzerine oturuyorduk. Gül yine bağırmaya başlıyor, ben onu sıkıca bağrıma basarak öpüyor, “Sen bizim her şeyimizsin” diyerek onu yatıştırıyordum. Sonunda hareketleri yavaşlıyor, ağlama sızlanmaya dönüşüyor ve sonunda susuyordu. Artık Gül’ün güldüğünü, yaşadığını hissediyorduk. Tüm zorlukların üstesinden geldiğimizde Gül hep gülümsemeye devam edecekti.

 

 

Ad ve soyad: Sabire AYDEMİR

 

Adres: Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi

           Zihinsel Engelliler Öğretmenliği      

 

 

 

GÜNEŞ UMUTTAN DOĞAR

 

       Hayat nedir? Bir kelebeğin kanatları mı? Bilseydi üç günlük ömrü olduğunu yine de yaşar mıydı? Bir koleksiyoncunun defterinde olmayı ya da yem olmayı bir kurbağaya, bir kertenkeleye, bir kaplumbağaya…Uçmak bir çiçekten diğerine ve doğadaki rolünü yerine getirmek belki de farkında olmadan.

       Sahi neydi kelebeği şu kısa ömründe  hayata bağlayan? Hayat diyorum çünkü; bir saniye, bir dakika, bir saat, bir gün, bir yıl ne fark eder, hayat olarak tanımlamıyor muyuz? Yoksa hayatı sadece işe gitmek, eve gelmek, yemek yemek, gezmek hatta hastalık olarak mı algılıyoruz, evet bunlar da var hayatımızda. Hasta olmak…Bir gerçeklik!

       İstesem de istemesem de artık hayatıma girmiş olan bir durum… Herkesinkinden farklı olacak bir yaşam. Belki de düşünemeyecek, anlatamayacak, çevresine anlamsızca bakacak. Öyleyse gözlerindeki ışıltı ne? Niçin bana baktığında mâsum bir gülümseme kaplıyor suratını, neden dişlerini bana göstermek istiyor ağzından salyalar akıtarak. Bakmasam neden hırçınlaşıyor ve suratını donukluk kaplıyor? Peki neden bir ses ciğerlerimi ve kalbimi hançerliyordu, neden acı çekiyordum…?

       Yıllar oldu bizden başkasını görmeyeli. Odasında öylece yatıyor, bir şeylerle uğraşıyor, bazen anlamsız çığlıklar ( ya da ben öyle adlandırıyorum ) atıyor. Farkında değil ne durumda olduğunun. Acaba  kafasından bizim çok farklı olduğumuzu mu geçiriyor? Yok canım o düşünemez ki! Yoksa gerçekten biz mi farklıyız, belki de doğru olan o. Neler saçmalıyorum! Hiç olur mu böyle bir şey, işte ben düşünüyorum ya!

       Acaba parka götürsem nasıl olur. Bir keresinde komşumuzun çocuğunu gördüğünde yine o anlamsız çığlıkları ve el-kol hareketleri geldi aklıma. Neden öyle yapmıştı? Karşısındaki çocuğu korkutmuştu. Hem komşularımız da bir tuhaf olmuşlardı. O kadar sinirlendim ki neredeyse onları evden kovuyordum ama belli etmedim ne de olsa bizim çocuk hastaydı. Ya  parka götürdüğümde yine aynı şeyleri yaşarsam. İnsanlar ona tuhaf tuhaf bakarsa, acıyarak kendi aralarında konuşurlarsa,  alay ederlerse… En iyisi evde kalması zaten bir şikayeti yok, hem anlamıyor ki, götürsem ne olacak,  götürmesem ne olacak...

       Artık uyumam gerekiyor ama uyuyamıyorum ki. İlk hamile olduğum zaman dünyalar benim olmuştu. Kocamın beni ne kadar çok sevdiğini söylediği an gözlerindeki ışıltıyı hâlâ hatırlıyorum. Bana sarılıp haykırmıştı, baba oluyorum baba! Hele bir de erkek olduğunu öğrendiği zaman görmeyin bir tek kanatları yoktu, ona rağmen uçuyordu dokuz ay on gün boyunca…

       Doğuma on beş gün kala teyzemlere yani kayınvalidemlere gitmiştik. Teyzem  köyde Ebe Hatun diye çağrılırdı. Eee köyde bir çok çocuk onun eline doğmuştur. Kocam kendi çocuğunu da annesinin yani teyzemin doğurtmasını istiyordu. Tabî teyzem bunu öğrendiğinde, işte benim oğlum diye anlatıp durdu günlerce.

        Doğum  çok zor  olmuştu. Teyzem  ve bir kaç komşu bir arada “koş koş, sıcak su, geliyor geliyor!” derlerken bayılmışım. Rahim jiletle kesilmiş, göbek bağı mikrop kapmış, beni hastaneye kaldırmışlar, kan kaybından ölmekten son anda kurtulmuşum. Tam yirmi gün hastanede kaldım ve kaldığım son hafta döl yatağım zarar gördüğü için bir daha çocuk sahibi olamayacağımı öğrendim. Dünya başıma yıkılmıştı. Tek tesellim oğlumun hayatta olmasıydı. Dünyadaki en değerli varlığım olmuştu. O kadar tatlıydı ki anlatamam. Gözüm başka bir şey görmüyordu. Anne olmak, beni hayata bağlayan bir nedenin olması çok güzel bir duyguydu. Bunu ancak anne olunca anlıyor insan…Adını Umut koyduk. Çünkü yaşadıklarımızdan sonra gerçekten bize umut olmuştu.

       Gözleri hep baygın bakıyordu, o kadar masumdu ki tam bir afacan gibi görünüyordu gözüme, hep benden daha çok ilgi beklediğini düşündüğüm için bana numara yaptığını sanıyordum. Tabîi küçücük çocuk bunları düşünemezdi ama böyle bilmek beni mutlu ediyordu.

       Zaman geçtikçe oğlumun hareketleri daha da anlamsızlaşıyordu. Tepki vermiyor, yürümek için çaba harcamıyor, değil yürümek sürünmek bile istemiyordu sanki. Dil seviyesinde bir gecikme vardı, çıkardığı sesler anlamlı değildi. Büyüyünce normal hal alır nasıl olsa deyip geçiştiriyordum. Tabi kocam da benim gibi düşünüyordu. Onun hayalleri daha farklıydı; oğluyla futbol maçlarına, balığa gidecek, birlikte araba süreceklerdi…

      Oğlumun düzelmesi için her akşam dua ediyordum ama değişen bir şey yoktu. Üç yaşına girdiğinde artık bunun böyle devam edemeyeceğini ve bir doktora götürmemiz gerektiğini düşünmeye başladım. Normal bir çocuk gibi konuşamıyordu. Oysa bana anne demesini ne çok isterdim. Yürümüyor, çoğu zaman oyuncaklarına bile tepkisiz kalıyordu. Onun gözlerine baktığım zaman o baygın bakışı hâlâ oradaydı. Artık bana şirinlik yapmadığını düşünmeye başlamıştım.

       Doktora gitmeyi düşündüğümü söylediğimde, kocam annesini aradı ve oğlumuzun normal olamadığından bahsetti durdu. Ertesi gün teyzem geldi. Bu çocuğu bir an önce “Oğlan Ocağı”na götürmemizi önerdi. Oğlan ocağı dediği yer Umut gibi olanların götürüldüğü ve şifa bulduğuna inanılan bir yer olarak biliniyordu. Sabah hemen yola koyulduk. Oğlan ocağı, Hafız dede, Beşik baba, bilmem hangi şehrin cinci hocası derken tam altı ayımız böyle geçti. Neredeyse aklımıza gelen her ziyarete, dedeye, babaya gittik. Ama nafile, oğlum artık dört yaşına yaklaşıyordu. Bir doktor! dedim. Kocamla belki de ilk büyük kavgamız bu oldu. Bana kızıyordu, o kadar ziyarete, dedeye, ocağa gittik düzelmedi doktor mu düzeltecek.

       Umut dört yaşına girdikten hemen sonra nihayet kocamı ikna edip doktora gitmeyi kabullendirmiştim. Doktora (bir nörolog) gittiğimizde o inanamayacağımız, kabullenemeyeceğimiz gerçeği ne kadar da rahat söyleyivermişti. Oğlunuzda gelişimsel gerilik var, kesin bir şey söylemek şu an zor ama zihinsel engelli olabilir. Ne demek şimdi bu? Benim oğlum deli olamaz, böyle bir şeyi kabullenemem. Dünyadaki tek varlığım deli olmamalıydı. Aklım çıkacak gibi oldu. Galiba kocam haklı, doktorlar çare olamaz diye düşünmüştüm. Doktor bize neler yapmamız gerektiğini anlatıyordu ama ben bunu asla kabullenemezdim. Doktor konuşurken, yaşlı gözlerle önce kocama sonra Umut’a baktım. Umut öylece kendi kendine her şeyden habersiz mırıldanıp duruyordu. Ona doğru yürüdüm kucağıma alıp öyle bir sarıldım ki, sarılmamla birlikte doktoru ve konuşmalarını odada bırakıp çıktım. Bir türlü kabullenemiyordum. Çevremdeki insanların oğluma deli diye bakmaları ya da yaşıtlarının onunla alay etmeleri aklıma geldikçe çıldırıyordum. Ama benim oğlum deli değildi.  Hem öyle olsa bile artık bunu bizden başka kimse bilmeyecekti. Ben de onu kimsenin görmemesi için evden hiç çıkarmazdım, belki de taşınır uzaklara giderdik ama taşındığımız yerde de insanlar olmayacak mıydı? Yok yok en iyisi evde kalması. Soranlara da oğlumun kemiklerinde problem olduğunu ve geç gelişeceğini, bunun da zamanla düzeleceğini dedim durdum yıllarca.

       Umut şimdi altı yaşında. Anlamış mıdır acaba yılların nasıl geçtiğini, onun için mi yoksa bizim için mi zor olduğunu. Sanıyorum hiç bir şeyin hâlâ farkında değil, belki de onun için en güzeli bu. Ya kocam… Nasıl da bu hâle geldi. Nasıl da döküldü o gür saçları ama sanırım o benim gibi değil, durumu biraz daha kabullenmiş gibi. En doğrusunu belki de o yapıyor.

       Bir sabah alt kattan gelen gürültüyle uyandım. Merakla kapıya gittim. Alt kata yeni taşınanlar vardı. Ama pek de bizim gibi böyle orta yaşlarda değillerdi. Altı-yedi  genç. Öğrencilere kiraya vermişler diye düşündüm. Amaan şimdi bunların geleni gideni de belli değildir, gürültü-patırtı da bir yandan. Sonradan öğrendim ki gelenler de evliymiş. Ama kız daha öğrenciymiş. Üniversitede okuyormuş. Şaşırdım önce, hem evli hem de okuyor, doğrusu imrenmedim değil. Tabî öğrenci oldukları için ben dahil apartmandan kimse, hani hoş geldine  gidilir ya hiçbirimiz gitmedik. Zaten kendi hallerinde birileriydi. Kızı daha çok, elinde kocaman maketler, resimler yada buna benzer şeylerle görüyordum. Gören öğretmen sanır çünkü bir öğretmen gibi giyiniyor ve elindekileri de sanki çocuklara ders anlatmak için taşıyordu. Onlar  taşınalı  bir-iki ay olmuştu. Bir cumartesi günü  kapının zili çaldı, kimseyi beklemiyordum, acaba kim diye meraklanmadım değil. Kapıyı açtığımda karşıma çıkan kız;

       - Merhaba ben Gülay. Alt katınızda oturuyorum, tanıdınız mı? Dedi.

Çok şaşırmıştım. Bizim evine gitmeye bile tenezzül etmediğimiz biri elinde bir tabakla bize gelmişti. Ne yapacağımı şaşırmıştım. İçeri davet ettim. Gülümseyen, sıcakkanlı biriydi. Yaptığı pastalardan getirmişti. Kocası dışarıda olduğu için canı sıkılmış, ödev arası bir uğramak istemiş. Çay yaptım, birlikte çayımızı içerken neden okuldan önce evlendiğini, zor olup olmadığını sordum. O da üniversiteyi kazanmadan hemen önce evlendiğini, eşini çok sevdiğini, zor  ama yaşadıklarının bir o kadar da güzel olduğunu anlattı. Hâlinden pek şikayet ediyormuş gibi görünmüyordu. Geçimlerini de burslardan ve kocasının yaz aylarında yaptığı canlı müzikten kazandığı parayla sürdürüyorlarmış. Tam o sırada Umut çıkageldi. Eyvah dedim, korktuğum başıma geldi. Keşke görmeseydi diye geçirdim içimden. O hemen  yerinden fırlayıp Umut’a doğru koştu, onu sevmeye başladı. Onunla konuşmaya çalışıyordu. Çok şaşırdım ilk kez biri böyle yaklaşıyordu oğluma,

       - Senin adın ne bakayım? Dedi. Hemen atılıp,

       - Umut. Dedim.

       - Ne kadar güzel bir adı varmış. Dedi.  Umut’u alıp odasına götürdüm, döndüğümde, nesi olduğunu sordu. Ona kemiklerinde bir problem olduğunu ve bu yüzden gelişemediğini ama yaşı ilerledikçe düzeleceğini söyledim. Yalan söylediğim için çok utanıyordum. Yüzümün yandığını hissettim. Bana, onun da inanmadığını anlamıştım. O, hiç bir şey olmamış gibi çayını içtikten sonra gitti. Aklıma, Umut’a  normal bir insanmış gibi sıcak davranması ve gülümsemesi geldi. Beni mutlu etmediğini söylesem yalan olurdu. Kocam eve geldiğinde ona olanları anlattım. Onun da yüzünde bir mahcubiyet belirdi.

       - Galiba değerlerimizi yitiriyoruz hiç farkına varmadan, dedi. Umut’un odasına gitti, oturduğumuz odaya getirdi, kucağına aldı, öptü ve onunla konuşmaya başladı. Belki de Gülay bize unuttuğumuz değerleri ve aile sıcaklığını tekrar hatırlattı. Yanaklarımdaki sıcaklığın ne olduğunu ilk anda anlayamadım. O kadar rahat dökülüvermişti ki yaşlar gözlerimden ve üzerimdeki bir çok ağırlığı öyle bir alıp gitmişti ki hiç bu kadar hafiflediğimi hatırlamıyorum. Yılların verdiği o yorgunluk birazcık da olsa o an üzerimden kalkmıştı.

       Bir hafta sonra Gülay’ı ve kocasını akşam yemeğine davet ettik. Memnuniyetle kabul ettiler. Kocam da onları tanıdığına çok memnun olmuştu doğrusu. Mehmet yaşça küçük olmasına rağmen kocamla çok iyi muhabbet ediyordu, iki-üç yaşlarında çocuk felcine yenik düşmüş ve bir ayağı diğerine oranla az gelişmişti. Yürümesini ortopedik bir cihaz yardımıyla yapıyordu. Hayret, durumundan hiç şikayetçi gibi görünmüyordu. Doğrusu ben olsaydım insanlar ne der diye hep içime kapanık olurdum ki öyle de değil miyim? Dayanamayıp;

       - Sokakta yürürken insanlar size nasıl bakıyor? Diye  sordum. Önce gülümsedi;

       - Tabîi ki sokakta yürürken insanların tuhaf bakışlarıyla göz göze geldim, ama ben umursamıyorum. Eğer insanları değiştirmek istiyorsam önce onların içinde olmalıyım. dedi. Ben kendimi kanıtladığımı düşünüyorum çünkü bir yerde dinleti verdiğimde insanlar beni alkışlıyor, beğeniyordu. Bütün insanlar ön yargılı değil, hem her şeyden önce ben kendi önyargılarımı yıkmalıyım değil mi? dedi. O kadar doğaldı ki anlatırken ne kadar da doğru söylüyor dedim. Tam bu sırada Gülay araya girdi:

       - Umut nerede? Odasında olduğunu söyledim

       - Ona bir kitap getirdim de.

Umut’u odasından alıp geldim. İlk kez o kadar da çok tereddüt etmemiştim. Onları da bizden birileri gibi gördüm. Umut odaya geldiğinde Gülay hemen kucağına aldı, kendince konuşmaya ve elindeki küçük kitabı göstererek onunla oynamaya başladı. Tabîi Umut olanların pek farkında değildi. Sadece kitabı biraz çekiştirmekle yetindi ama bir süre sonra kitabı da bırakmamaya başladı. Anlamsız sesler çıkarıyordu. Sanırım o da sevinmişti diye düşündüm…

       Gülay, Eğitim Fakültesi Özel Eğitim Bölümü İşitme Engelliler Öğretmenliği’nde okuyormuş. İlk kez böyle bir bölüm duymuştum.

       - Var mıydı böyle bir bölüm?

       - Tabîi, kısa bir zaman oldu ama giderek  yaygınlaşıyor. Hem sadece İşitme Engelliler değil, Zihin ve Görme Engelliler Öğretmenliği de var. dedi. Bu bölümlerin bir çok öğretmen yetiştirdiğini hem devlet okulları hem de özel merkezlerde eğitim verildiğini anlattı. Yemekler yenilip çaylar içilmiş, koyu bir sohbetten sonra artık kalkma zamanlarının geldiğini söyleyip izin istemişlerdi. Onlar gittikten sonra odaya tekrar döndüğümde Umut hala elindeki kitabın resimlerine bakıp, kendince eğleniyordu belki de. Umut evimize misafir geldiğinde ilk kez ayrı bir odada kalmamıştı. Bu bana güven vermişti. Umut’u yatırdıktan sonra yatağımda Gülay’ın anlattıklarını düşündüm. Özel eğitim. Gerçekten böyle bir şey var mıydı? Umut gibilere yardım edebiliyorlar mıydı acaba? Ya da Umut gibi daha çok çocuk var mıydı? Uykuya dalana kadar bunları düşündüm durdum. Sabah erkenden kahvaltısını yaptıktan sonra kocam dışarı çıktı. Umut’a yemeğini verdikten sonra şöyle bir evi toparladım. Aklıma hep Gülay’ın anlattıkları geliyordu. İçimden bir ses hep daha fazlasını öğren, gidip sor diyordu. Ama ya Umut’un durumu….Hayır! dedim, gideceğim. Hemen aşağı indim. Gülay da ödev yapıyormuş, önce rahatsız ettiğimi düşündüm, girmek istemedim, ama o ısrarla girmemi söyledi.            

       - Ödevim zaten bitmek üzere, hem ara vermiş olurum. dedi. Hemen bir kahve yaptı. Kahvelerimizi yudumlarken benim yüzümdeki sıkıntı sanırım çok belli oluyordu ki,

       -  Neyin var Hüsniye abla? Dedi.

-                                        Yok bir şey. dedim.

Ama içim içimi kemiriyordu. Bir kaç dakikalık duraksamadan sonra,

       - Benim oğlumda gelişim bozukluğu varmış ve zihin engelli olabilirmiş. İçimden oh be! dedim. Ama o hiç şaşırmamıştı sanki.

       - Tahmin etmiştim. dedi. Nasıl, bu kadar kısa sürede anlamıştı? Aslında  şaşırmamasına çok sevinmiştim. Çünkü bir çok kişi başlamıştı, “Vah vah! Nasıl oldu? Aman Allah düşmanıma vermesin” gibi şeyler söyleyip durmuşlardı. Gülay bana bunun kendi branşı olmadığını ama belli belirtiler olduğunu ve oradan tahmin ettiğini söyledi. Bir çocuğun engelli olmasının nedenleri vardır. Bunlar; genetik, akraba evliliği, doğum anındaki ve sonrasındaki nedenler olabilir. Ama bunların bir kısmı tedavi edilebilir ya da normale yakın hale getirilebilir. “Siz hangi tedavi yöntemlerini uyguladınız?” dediğinde yanaklarımdaki bu sıcaklığa yine engel olamamıştım. Anlattım tüm olanları, evliliğimi, hamileliğimi… Umut’un tıbbi bir tedavi görmediğini söylediğimde bana hem kızdı hem de daha fazla geç kalınmadan bir an önce tedaviye başlamam gerektiğini söyledi. Peki bunu nasıl yapacaktım? Bana RAM (Rehberlik Araştırma Merkezi)’a gitmemi ve onların tanı koyup derecelendireceklerini söyledi. “Oradan eğitilebilirlilik durumuna göre okul ya da hastane önereceklerdir. Tabîi  eğitim için RAM’a gidip tam tanıyı yaptırıp başka engeli olup olmadığını belirlemelisin” dedi.

        O anlattıkça benim içimdeki ışık daha da parlamaya başlıyordu sanki. Bunun, herkesin başına gelebilecek bir şey olduğunu söyledi. “Toplumumuzda  en büyük eksikliğin, ailelerin bu durumu kabullenmemesi ve çocuğunu toplumdan soyutlamasıdır” dedi. Özellikle bu durumun hem çocuğun engelinin ilerlemesine hem de ailenin psikolojik bir çöküntüye düşmesine neden olacağından bahsetti. Nasıl da beni yıllardır tanıyormuş gibi anlatıyordu. Kendimden hiç bu kadar utanmamıştım doğrusu, kendimi bir anne değil de sanki oğluma yıllardır işkence yapıyormuşum gibi hissettim. Oysa ben her şeyi oğlum için yapıyordum.

       - Bir kahve daha? Diye bir sesle kendime geldim.

       - Hayır hayır çok teşekkür ederim, dedim ve izin isteyip eve gittim.

Tüm bunları kocama anlatmalıydım. Umut’un odasına gittiğimde uykudan yeni uyanmış ve kafasını bacaklarının arasına almış kendince homurdanıyordu. Yanına gittiğimde altına yaptığını gördüm. Onu temizledikten sonra baygın gözlerine uzun uzun bakıp ondan belki onlarca defa özür diledim. Ağlıyordum ama kendime, artık daha farklı olacak diyordum. O bu durumun pek farkında değildi tabî ki. Umut’a tekrar tekrar söz verdim “Her şey farklı olacak” diye. Ondan çaldığımız altı yılı belki de geri veremeyecektim ama artık onun bundan sonraki yıllarını çalmayacaktım. Onu odasında bırakıp yemeğe koyuldum. Yemeğin hazır olmasına yakın kocam geldi. Yemekten hemen önce başladım öğrendiklerimi heyecanla anlatmaya. Kelimeleri tam toparlayamıyordum ama anlatmak istiyordum bir an önce. Kocam  anlattıklarımdan hiç bir şey anlamadı tabi. Sakin olmamı ve oturmamı söyledi. Oturdum ve derin bir nefes aldım. Başladım Gülay’ın bana anlattıklarını söylemeye. Her şeyi anlattıktan sonra bir süre sessizlik oldu. Kocam  benim kadar heyecanlanmamıştı sanki. Kafası önünde bir süre düşündü sadece, kafasını kaldırdığında gözlerindeki yaşı gördüm. Oysa kocam pek ağlamazdı. Ya da ben öyle sanıyordum. Çünkü yanımda ağladığını en azından şu an hatırlamıyorum. Gözlerime bakıp:

       - Tamam. dedi. Yarın izin alırım ve o dediğin yere gideriz. Artık sabahı iple çekiyordum, sanki zaman durmuş gibiydi. Hatırlıyorum da köyümüzden şehre babamla gideceğimiz zaman hiç uyuyamazdım, çünkü biz köylü çocuklar hele kız çocukları mecburi bir iş olmadığında şehre pek götürülmezdik. İşte tıpkı o günlerdeki gibi heyecanlıydım. Minibüsle o taşlı yollardan geçerek ya okul için fotoğraf çektirir ya da ayağımıza naylon ayakkabı alırdık. Tabî bu naylon ayakkabılar renkli renkli olurdu. Köye döndüğümüzde diğer kız çocuklarının görmesi için erkenden kalkar onlara hava atardık. Çünkü çoğunun ayakkabısı yoktu ya yalınayak ya yırtılmış naylonlarla ya da terlikle dolaşıyorlardı. İşte böyle bir heyecanla kaplıydı yüreğim.

       Saat yedi olduğunda çay suyunu ocağa koyup kahvaltıyı hazırladım. Hep birlikte kahvaltımızı yaptıktan sonra çıktık, önce kocamın iş yerine uğradık. Özel bir şirkette güvenlik görevlisi olarak çalışıyordu. Tam sekiz yıl olmuştu orada çalışalı. İzni almıştı. Hemen yola koyulduk ama beni en çok şaşırtan Umut oldu, yoldan geçen arabaların sesini duyduğunda çok heyecanlanıyor, başka insanları ve çocukları gördüğünde aynı tepkileri veriyordu. Tabî insanların çoğu tuhaf bir ifadeyle süzüyordu bizleri ama o halinden çok memnundu. Onun içindir ki bende de bir mutluluk vardı. RAM’a gittiğimizde gerekli işlemlerden sonra doktorun odasına girdik. Biz otururken o Umut’a doğru gelip onu kucağına aldı. Bu arada Umut’un yaşını, kaç yıllık evli olduğumuzu, daha önce doktora götürüp  götürmediğimizi, akraba olup olmadığımızı… sordu. Hiç atlamadan tüm olanları anlattık. Biz utanırken yaptıklarımızdan, doktora normalmiş gibi gelmesi bizi şaşırtmıştı. Doktor bizim gibi ailelerin maalesef çok olduğunu bir çok engelin geç teşhis edilmesinden dolayı çocuğun gelişiminde gerilemelerin arttığını anlattı. Sonra isimlerini hala söyleyemediğim zeka testleri yaptı. Testlerin sonucunda bize Umut’un eğitilebilir zihinsel engelli olduğunu söyledi ve ekleyerek; “Keşke önceki doktorunuzu en azından dinleseydiniz” dedi, sonra da bizi bir eğitim kurumuna yönlendireceklerini ve Umut’un kaynaştırma programına alınabileceğini söyledi.

Çıkışta parka gittik. Parktaki  çocukların çoğu Umut’un davranışlarına şaşkın bir ifadeyle bakıyorlardı,  ama beni en çok endişelendiren biz büyüklerin Umut gibilere hala önyargı ile bakmasıydı. Daha ne kadar bu böyle devam edecekti. Ama şunu biliyorum ki kesinlikle sonsuza kadar değil…

       Umut okula başladığında sınıf arkadaşlarının onu kabullenmesi ailelerininki kadar uzun zaman almadı.

       Neden çoğumuz tırtılları sevmeyiz de bir kelebeğe dönüştüğünde peşinden koşarız? Sanırım çocukların biz büyüklerden farkı: Tırtıl da olsa kelebek de olsa hep sevgiyle yaklaşabilmeleridir.

GÜLAY AKYILDIZ

KTÜ  -  FATİH EĞT.-FAK.-ÖZEL EĞT.-BÖL.

İŞİTME ENG. ÖĞR.-4. SNF.-TRABZON

 

 

                               HAYATI KUCAKLAMAK

 

           Ne zordur anne olmak, bizlere ne büyük bir yüktür bir çocuk sahibi olmak.

Ne kadar güzel şeydir, hayatın yedi  rengi gibi olağanüstü birşeydir bir çocuğa, aslında bir meleğe sahip olmak.

           İşte aklımdan böyle şeyler geçiyor ve her zamanki gibi kendimle konuşarak güzel bir kahvaltı hazırlıyorum. Günaydın tatlım, çok mu uykucu olduk bugün diye gıdıklayarak uyandırıyorum onu. Benim kızım on yaşında, hafif derecede zihinsel özürlü bir spastik. Adı Zeynep. Ama ne ben ona Zeynep diyorum, ne de o bana anne. Bizim özel isimlerimiz var. Nerden mi çıktı böyle bir şey? Kızılderili öykü ve filmlerine bayılıyoruz da ondan. Aslına bakarsanız bu onun fikriydi. Birgün tatlı cadı; “Anne bu isimleri kullanmak zorunda mısınız?” dedi. Ben, “Hayır, ama neden tatlım?” deyince başladı anlatmaya. Son okuduğumuz Kızılderili hikayesi onu fazla etkilemiş olsa gerek Kızılderililer gibi kendi isimlerimizi kendimiz seçecektik. Bir sürü isim elemesinden sonra artık yeni isimlerimiz vardı.

   - Adınız küçük bayan: Her yağmurdan sonra gökteki güneşle birleşen yedi renk.Yedi umut, sevgi, güzellik, saflık, mutluluk renkleri. “Gökkuşağı” itirazı olan varsa ya şimdi çıksın, ya da sonsuza dek sussun!

  - Yuppi, ben Gökkuşağı itirazı olan varsa ya şimdi çıksın ya da sonsuza dek sussun.

  -  Söyle bakalım Gökkuşağım sen bana böyle güzel bir isim bulabildin mi?

  - Tabiî ki buldum. Sevgili anneciğe, anne güzel, anne cici, anne temiz, anne gül gibi. Hem anne mavi gül sevey. “Mavi gül” annem dedi. İşte o gün bugündür ben Mavi gül, o Gökkuşağı yaşama birlikte adım atıp, düşüp kalkıp duruyoruz.

 

                                                 *   *   *

 

           O çok sevdiğimiz sabah gezintisine çıkıyoruz kahvaltının ardından. Ne çok göz var üzerimizde. Bu bakışlara, onu sormalarına alıştım mı alışamadım mı hiç bilmiyorum.

Onun doğması küçük evimizde bir kişinin artması demekti. Çekirdek bir aile başka bir deyişle. Ama öyle olmadı. Eşim onu tanımadan, onun için hiç uğraşmadan bizi terk etti. Bilmediği bir gerçek vardı ki, o da “Herkesin aslında bir engelli adayı olmasıydı.” Kim garanti verebilir ki bizler yarın kör, sağır, yatağa mahkum olmayacağız....?

İlk hayal kırıklığı hayatıma engelli bir bireyin eklenmesiydi. Sonra hayat arkadaşıyla başlayan kavgalar. Tabii sonra da büyük darbe dört yıl boyunca aynı yastığa baş koyduğunuz, deli gibi çocuk özlemi çektiğiniz halde sizden tamamen vazgeçen kişinin yitip gitmesi. Giden gider, kalan sağlar bizimdir dedik her yıkılıştan sonra ve başladık kaldığımız yerden umut ve duayla.

Ben Gökkuşağını anlatırken meraklı ya da duyarlı insanlara, o içimizden biri diyerek başlıyorum söze.

            “O içimizden biri. Onun da bizim gibi iki gözü, iki kulağı, bir burnu, bir ağzı var. Farklı olan iki eli var, farklılıkları diye tutturursanız. Bizler kadar düzgün adım atamayan iki bacağı ve bizler kadar iyi anlayamayan bir beyni. Belki  gözleri daha farklı bakıyor dünyaya. Ağzıyla anlatmaya yetmiyor kelime dağarcığı, ama onu dinlemeye doyamazsınız. Vücudu istemsiz davranıyor bazen. Bazen komik oluyor, bazen de içler ağlatıyor. Ama o aramızda, bizimle beraber. Kirlettiğimiz, normal bireyler olarak acımadan ezip geçtiğimiz dünyada yaşıyor. İçimizden biri, kah gülüyor, kah ağlıyor. Düşüyor sokağın ortasında. Sokak boş, sokak karanlık...! Bir umut bekliyor, bir ışık arıyor bu kahrolası karanlığa.

           Anlıyor anlayabildiği kadar, anlatıyor anlatabildiği kadar.

           O sakar, o beceriksiz, o aptal...?

           Hayır, o sadece içimizden biri.

Kim bilir onlar belki de, Tanrı tarafından bizi sınamak için dünya gönderilmiş koca kafalı, tahta vücutlu, yamuk elli, sebepsiz gülen ve daha nice normal denilmeyen şekil ve özellikleriyle gözlerinden ışıklar fışkıran melekler.

 

                                            *   *    *

       Dün gece yatmadan önce “Kendimle Paylaşımlarım” adını koyduğum dert ortağım olan defterime şu satırları yazdım.

 

                                                                                                       

     2/Aralık/2004

                                                                    “Dünya Özel İnsanlar Günü Arifesi”

 

Seni kucakladığımda               

Aslında hayatı kucakladım

Seni keşfetmeye çalışırken

Oysaki kendimi keşfediyordum

Sana anormal diyen normal insanların

Nasıl da anormalce dünyaya baktıkları

Gerçeğiyle tanıştım

Acımasız dünyanın,  acımasız insanları diye yakındım

Evet,ama bir süre.

Sonra başladım savaşa

Önce o anormal insanlardan ilkiyle

Kendimle!

(işte bu büyük itirafın sonrasında)

Sonra onlarla.

Seninle birlikte kendi engellerimi aşmanın

Formüllerini aradım                                                                                           

Korktum bu yolda, ama yılmadım

Kalbimdeki güç ve kucağımda senin sıcaklığın.

SENİ KUCAKLADIĞIMDA BEBEĞİM,

ASLINDA HAYATI KUCAKLADIM!!!

       Özellikle son satırları büyük harflerle yazdım. Hayatımın büyük geçeği olduğundan olsa gerek.

       Ve günün notu kısmına da: “Lütfen yarın her şey yolunda gitsin Tanrım” duasını ekledim.

 

****

İşte büyük günün sabahı, çok heyecanlıyım. Güzel, neşeli bir kahvaltının ardından onu ve kendimi süsledim bir güzel, çok önemli bir gün bizim için. Birbirimize sımsıkı sarıldık ve günümüzün gülücüklerle dolu geçmesi için dualar ettik. Tüm hazırlıklar tamamlandı yani. Hadi bakalım Gökkuşağım, çıkıyoruz.

           Nihayet aylar süren çalışmalar meyvesini veriyor. Bugün “3 Aralık Dünya Özürlüler Günü”

           Benim özürlü meleğim bana “sürpriz annecik” dediği rolünü izlemek için içimizdeki kıpırtılarla, kaygılarla, dualarla gösterinin yapılacağı Gökkuşağı’nın okuluna gidiyoruz.

           İşte geldik, okul evimize on dakika uzaklıkta sadece, biz her gün elele aşıyoruz bu yolu. Gökkuşağı’nı diğer pıtırcıkların yanına, kulise bırakıyorum.

           İzleyici koltuğundaki yerimi alarak, bekliyorum. bakalım bu özel insanlar neler hazırlamışlar bu gün için.

           Bir karanlık, ardından perdeler aralanıyor ve loş bir ışık üzülüyor sahneye. Gözlerim dolu bir yandan, bir yandan yüzümden eksilmeyen kocaman bir gülümseme var, onları izlerken. Sahne rengarenk, sahnedekiler kalpleriyle ve bedenleriyle rengarenkler. Nasıl da özenle hazırlanmışlar “biz de varız” demek için. Heyecanım dorukta, neredeyse tüm çocuklar çıktı, artık kaygılanıyorum. Hadi ama Gökkuşağım neredesin ...?

Sahne aydınlıktan ve renk cümbüşünden loş bir ışığa terk ediyor yerini. Gökkuşağı karşımda nihayet. Herkese dikkatlice bakıp, derin bir nefes aldıktan sonra “Her zaman söyleyecek çok şeyim vardı, işte şimdi sıra bende” dercesine elindeki kağıdı itinayla tutarak başlıyor söze.

 

“Özürlü çocuk anneleri için

Aday gösterin beni Nobel’e

Işıklar sönüp perde indiğinde

Çok zor bir rol verdiler

Bu hiç dekorsuz, kaygan sahnede

Koşmayı oynadım, hiç yürümeden

Gülmeyi oynadım, içim gülmeden

Ağlamayı oynadım, tek gözyaşı dökmeden

Boşvermeyi oynadım dolup dolup taşarken

Yere sağlam basmayı oynadım Dünya böylesine dönerken

Aday gösterin beni Nobel’e

Işıklar sönüp perde indiğinde.”

 

           Ve perde iniyor son sözle.

           Herkes ayakta alkışlıyor Gökkuşağı’nı. Perde açılıyor, renk cümbüşleri içinde Gökkuşağı ve diğer takım arkadaşları bir halka oluşturuyorlar. Çılgınca bir alkış seli, kah gülümseme yüzlerdeki, kah göz yaşları.

Gösteri bitip de onu almaya gittiğimde gözlerindeki o dokuz numaralı               “Nasıldım” bakışını görüyorum yine.

           - Harikaydın tatlım, ben  bu gün kocaman bir ödül kazandım, bil bakalım diyorum.

           - Ne, ne...? söylesene mavi gül annem diyor bana tüm sevecenliğiyle.

Bir insanın meraklanması bu kadar mı coşku dolu, sevimli olur?

            - Peki o zaman, söylüyorum. Ben bugün kızım Gökkuşağının elinden Nobel ödülünü, en büyük ödülü aldım. Bak işte diyerek o spastik ellerini tutup, öpüyorum.

           Birlikte ağlıyoruz, ama mutluluktan olsa gerek. Bugünden daha mutlu bir gün...?

 

“TANRIM TEŞEKKÜR EDERİM  SANA, MİLYONLARCA KEZ                                         BANA HAYATI KUCAKLAMA GÜCÜNÜ VERDİĞİN İÇİN.” 

 

 

HEP BERABER BÜYÜDÜK

 

Mustafa nerede Mustafa? Telaşının ardından kolundan çekiştire çekiştire getirildi. Mahzun, biraz şaşkınca babasının göğsüne yaslandı. Saçları ağarmış baba oğluna sarıldı. Merakla, duygu yüklü bakışlar altında ortaya çıktı.

Şiirin adı “Baba beni seviyor musun?” “Oğlum hep bu soruyu sorduğu için ablası koydu bu ismi” dedi. Sonra tane tane okudu.

Kim bilir kaç kanatla geldi bu aleme

Sarıldık aşk ile evlat denilen emanete

Kanatlarına tutunsak acep götürür mü bizi de cennete

 

Yüreğimi parçalar “Baba beni seviyor musun?” Demen

Seni çok seviyorum canım, kanım, ciğerparem

Yüce Rabbim tutturmasın bana ardından matem

 

Katı yürekleri yumuşatır, boynunu büküp mahzun mahzun bakışı

Rabbim yüzüne işlemiş saflık nakışı

Yalvarıyorum Allah’ım alma oyuncağımı benden evvel benim elimden

Kopar yoksa perçinim dünya denilen bu alemden

 

Alkışlar ağlaşmalara karıştı. Kadının gözleri kardeşini aradı. “Zeynep” dedi içinden. “Asıl günün kahramanı o. Bize her zaman gibi işin edebiyatını yapmak düşüyor. O, bütün zorluğuyla yaşıyor. On sene önce bana Durmuş’u bu halde göreceğimi söyleseler inanır mıydım? Zeynep’in mücadelesi olmasa, o Mustafa’yı böyle kabullenmese, çırpınmasa, ne yavrucak bu sanat atölyesinde olurdu ne de Durmuş bu kadar ilgili bir baba olabilirdi. Kardeşimin gayretinin en canlı göstergesi ya da bedeli ağaran saçları ile yüksek tansiyonu oldu besbelli.”

 --------“Anne bak! Mustafa’nın tablosu” diye kendisini dürtükleyen kızının sesiyle düşüncelerinden bir an için sıyrıldı.

---------“Sahi ne güzel olmuş bu çiçekler. Aferin teyzeciğim” diye yeğenine sarıldı.

Amma duygu yüklü bir gece. Yakın zamanda bu kadar dolmamıştım. Çocukların hepsi de ne kadar temiz. Aileler ne kadar farklı. Kabullenebilmek insanları nasıl da olgunlaştırıyor. Derinlik katıyor bu onlara” diye geçirdi içinden “Hakikaten özel bir gece oldu. Durmuş da şiirini ne güzel okudu, öyle hiç takılmadan tane tane. Tüylerim diken diken. Kardeşine baktı. “Bizimki orda, dernek başkanı ile vali yardımcısının yanında. Özürlülere o bakıyormuş. İyice alıştı bu işlere. Yapabileceği ne varsa yapıyor. Helal olsun”

Sekiz ay olmuştu kardeşi ile aynı bahçe içindeki evinden ayrılalı. Eşi görev değiştirince ilçelerine taşınmışlardı. Bu geceyi yaşamak için gelmişlerdi Antalya’ya. Değmişti doğrusu. Gayretli öğretmenler ve her biri özel çocuk sahibi dernek üyeleri sanat atölyesi açmışlar, bugün de sergi açılışı yapmışlardı. Ne kadar farklı materyalle ne güzel şeyler üretmişlerdi çocuklar.

---------“Çok alamadığımıza üzüldüm” dedi eşine yolda giderken.

---------“Hanım sonra alırız” diye cevap verdi eşi. Sustular.

Araba ilçe yolunda ilerlerken kadının da iç yolculuğu başladı. Kardeşini düşündü.

“Ona her baktığımda gri beyaz saçlarını, fazla kilolarını değil, omuzlarından aşağı salınan papatya suyu ile taranmış saçlarını görüyorum. Sık kirpikli iri kahverengi gözlerini. Sürekli koşmaya hazır oyun oynamaya can atan cıvıl cıvıl halini. “Fırtına Zeynep’i görüyorum. Balkon parmaklığına yaslanmış saçlarını tararken “hadi ne olur Sıddıka, çelik çomak oynayalım, sek sek oynayalım. Ya da havuza girelim, kanalda yüzelim” diye beni razı etmeye çalışışını.

Babamın “Keklik Zeynep’i kendimi bildim bileli vardı diye düşündü.” Benden bir buçuk sene sonra doğmuş. Ben ne kadar ağır, uslu, içe dönüksem o, o kadar zıttımdı. İçimden geçirip de yapamadığım ne varsa yapabiliyor, bir şekilde elde ediyordu. “Bisiklet” diye tutturuyor, bir bakıyorduk babam almasa da ona bir yerlerden gelmiş, sesine kulak vermişler. Yaz tatillerinde babaannemin yanına gittiğinde ya da anneannemin yazlığına İstanbul’a peşinde muhakkak bir alay çocuk olurdu. Dönüşünde maceralarını anlatırdı. İmrenerek dinlerdim. Genç kızlığa doğru giderken zaman zaman içimi dolduran kıskançlık duygusunun sonraları gıptaya dönüşeceğini o zamanlar bilemezdim tabii. Zeynep, her zaman benim önümü açan beni harekete geçiren, kafaca ve ruhen birbirimizi tamamladığımız en iyi dostum oldu.

Yaşadığı uykusuz gecelerini zorlu mücadelesinde ona destek olan bitmek tükenmek bilmeyen enerjisini guatr değerlerine bağlasa da o, doğuştan yaşama sevincini içinde taşıyordu.

Gözlerinin önüne Mustafa’nın ilk havalelerini fark ettikleri an geldi. “Zeynep iki çocuk annesiydi o zaman dedi içinden. Yaşanan şoku, paniği düşününce sanki asırlar geçmiş gibi.” Evliliğin çeşitli sorunlarıyla uğraşırken hastane maratonu başlayıvermişti onun için.

Telefondaki ağlamaklı sesini yeniden duyar gibi oldu.

---------Sıddıka sonuçları aldım. Sadece epilepsi değil, Mustafa’nın hastalığı, Tüberoskleroz.

---------Neymiş o?

---------Bu, vücudunun her tarafında olabilirmiş. Şimdi beyninde kireçlenme var.o yüzden havale geçiriyor. Çaresi yokmuş. Ağlaşmalar, özel doktorlar, Hacettepe koridorları, tetikler. Okuduğu kitaplardan ve bir doktordan “Otizm. Yönüyle değerlendirmesi” tavsiyesini alınca kaç özel eğitim merkezine götürdü Mustafa’yı. Ankara’yı da sayarsak yedi-sekiz oldu. Otistik kamplar hariç.

“İlk halleri neydi öyle diye düşündü.” Hamur gibi yatalak kalacak zannetmiştik. Çok şükür bizi yanılttı. Şimdi ne güzel bisiklete biniyor. “Birden Mustafa’nın otobüsün altında kaldığı geceyi hatırladı.” “Allah’ım” dedi. Üzerinden otobüs geçti de bir şey olmadı demiştim de “ya ereceği var ya da göreceği” demişlerdi. Ne kadar doğruymuş şimdi tabloları satılıyor Mustafa’nın.

“Neydi o günler” diye başını salladı. Her fırsatta kapıdan fırlamaya hazır Mustafa kuzu gibi oldu şimdi. Şu hale bak! Öğretmenin yanında hiç sesi çıkmıyordu bu akşam.

Evden çıkmak ölümdü eskiden Zeynep için. Özel eğitime yetişmek için koştururken bir bakarsın Mustafa mutfakta. Bir tencere pırasayı mideye indirdikten sonra ağzını annesinin kıyafetine silip çıkarken Zeynep çığlık çığlığadır.

---------“Ah Mustafa! Ne yaptın? Kokusu bir taraftan yağ lekesi diğer taraftan. Oğlum geç kalıyoruz. Her seferinde bunu yaşamasam işim rast gitmez zaten. Şimdi hadi bakalım tekrar soyun giyin. Gene geç kalacağız.” Sanki Mustafa’nın umurundaydı. Annesinin bağırışı ona oyun gibi geliyor. Kıkır kıkır gülmekte. Tabii öğretmeninden “Geç kalmayın” uyarısını alan hep annesi.

Beraberce Mustafa’nın okuluna gittikleri günü hatırladı. Evden çıkış maceralarını anlattıkları zaman öğretmen;

---------Neden mutfağın kapısını kilitlemiyorsunuz Zeynep Hanım?

---------Kilit neyi çözer Güngör Bey. Son söz vicdan mı. Biliyorsunuz bağışıklık sistemi zayıf. İlaçla serumla takviye oluyordu. Şimdi azalttılar. Belki bu yediklerindendir diye kısıtlayamıyorum.

---------Doğru bir bakıma haklı olabilirsiniz ama bu yeme işini azaltmak lazım. Çok kilo aldı. ---------Siz de haklısınız Güngör Bey ama bizi anlayabilmek için eğitimci olmak yetmiyor. Başından geçeni kime sorsanız diyecek ki “Hiç acısı eksilmeyen, kanayan bir yara taşıyoruz. Bununla yaşamayı öğrenmeye çalışıyoruz. Her an kaybetme korkusu var. Sağlık problemlerini bırakın bir tarafa organ tacirleri hazır bizim için. Beyza Hanım’ın kızını 2 gün takip ettiler de sonunda yakalattı ya. Cinsel taciz endişesi. Hep söyler dururuz. Hani özel eğitim kurumlarının hepsinde kamera sistemi olacaktı. Tek tük varsa da bize rastlamadı. Eğiticini insafına kalmış. Siz de biliyorsunuz. Bu endişeler yaranızı her gün deşen demir bir pençe gibi içimizi acıtıyor.”

           Karşısındakini anlamaya çalışan gözlerle dinleyen Güngör Bey , “ bir şeyler yapmak lazım” demişti. Arkadaşımla başlattığımız şu güvenli ortam projesi bir kabul görse diyerek sınıfa girmiştim.

           Mustafa’nın ilaç saatine kadar bahçede beklerken Alican’ın annesi seslenmişti.

--------Zeynep Hanım, Zeynep Hanım.

--------Merhaba Işık, ne var ne yok?

--------Ne olsun her zamanki gibi buradayız. Bir daha da bırakmam burayı. Başındayken böyle oldu.

--------Ahmet Bey ne dedi o gün?

--------Adamcağız şaşkınlıktan diyecek bir şey bulamadı ki.

-------Ay Işık kimin aklına gelir Alican’ın kediyi takip edeceği. Verilmiş sadakamız varmış. Başı yok tavuk gibi oradan oraya ne koşturduk ama. Allah onları koruyor.

-------Zeynep Hanım ona bir şey olsaydı yaşayamazdım gibi geliyor. Alican evin neşesi. Benim küçük bebeğim. Down’lı olduğundan büyüyememesi onu o delikten dışarıya çıkarmış. Aslında okul bahçesi muhafazalı kapıda da nöbetçi var. Ben de burada bekliyorum. O ufacık delikten nasıl da kaçtı. Koca Antalya’da yavru nasıl bulundu. Çok büyük şans. O adamcağızdan Allah razı olsun. Büyük binada o sahiplenmiş oğlumu. Bir şey olsaydı Alican’a, çektiğim acı bir tarafa bir de eşim suçlayacaktı beni. Gözünün önünde kaybettin onu diye.

--------O nasıl söz öyle, hangi anne bunu yaşamak ister. Nurşen’e baksana.

--------Ah ah Zeynep Hanım! Gittin mi bir daha?

--------Gidemedim, hastalandım. O yavru gözümün önünden gitmiyor Işık. Ne tatlı bir çocuktu Birhan. Melek. Uçtu gitti. Allah Nurşen’in sabrını artırsın.

--------Otobüse binmeyelim, taksiyle gidelim demiş ya. Nurşen’in içinden çıkmıyor.

--------Olacağı varmış. Yavrucağızın hareketleri yavaştı ya. Tam binemeden otobüs hareket etmişti demek ki. Nurşen hemşire olduğundan hemen fark etmiş vefat ettiğini. Ne kadar zor Yarabbi. Bir daha gidelim Işık. “Yavrum Zeynep teyzemin arabasına binelim anne” derdi. Ah ah telefonda bir çığlık atmışım. Akşama bütün vücudum tutuldu. Kazık kesildi. Acile gittik. Doktor, “Büyük acılar büyük şoklar buna sebep olabilir” dedi. Ben dışardan bu hale geldim. Nurşen nasıl anlatır acaba? Yarın gidelim mi?

--------Tamam Alican’a bırakacak birini bulayım da...

 

 

           Bu konuşmanın ardından Mustafa’ya yemek yetiştirmek telaşı ile eve gidişlerini hatırladı. “Güya hepimiz gidecektik. Bizler için hep bir bahane çıkıyor. Asla onlar kadar duyarlı olamıyoruz. Kendime kızıyor, üzülüyorum.” Ama bunun kimseye faydası yok. İcraat lazım diye içini çekti.

           Ayrılmadan önceki bir bahar sabahı canlandı gözünde. Çamaşır asmaya balkona çıktığında ruhumu okşayan o güzel ses şakıyordu.

---------Erzurum çarşı Pazar, ninen ölsün. Sarı gelin aman, sarı gelin aman, sarı gelin aman, içinde bir kız gezer, ninen ölsün sarı gelin.

----------Mustafa, teyzeciğim. Sarı gelini çok mu seviyorsun. Ne güzel söylüyorsun. Yerim seni.

---------teyze teyze Hüseyin enişte gitti mi?

---------Gitti Mustafa.

----------Hüseyin enişte seni gezmeye götürecek mi?

---------Mustafa gezmeye gitmek istiyor. Asansöre binecek de.

---------Ama oğlum ayağın asansöre sıkıştı ya, ameliyat oldun ya ne çabuk unuttun.

----------Zeynep, hiç vazgeçmeyecek.

--------Vazgeçer mi? Takıntısı. Önceleri biraz çekiniyordu. Ama şimdi hiç. Bereket yalnız binmiyor. Götürsen bir türlü, götürmesen bir türlü.

----------Allah sana güç kuvvet versin.

----------Amin

 

           Yol boyunca Zeynepli Mustafalı kareler tek tek sökün etti gözlerinin önüne.

--------Başının oyuncak çekmecesine çarpan Mustafa’nın kan içinde annesinin kucağındaki hali. Zeynep’in telaştan ayakkabı, terlik giymeyi unutuşu.

-----------“Bu çocuktan ümidi kesin, bir gelişme beklemeyin diyen profesöre inat eve gelince emeklemeye başlayışı, evdeki sevinç.

----------Dokuz aylık uğraşı sonunda bir gün “Yaşasın kakasını tuvalete yaptı” diye sevinç çığlığına şahit oluşu.

---------İlk defa dedesinin kasetteki sesine kulak verişi, otizmden ilk çıkış müjdesi.

---------Anne Mustafa havuza girmek istiyor. Havuza gidelim mi? Diyerek annesinin başını tutup çenesinden çekiştirmeye çalışan Mustafa.

---------- “Artık 50 kilo oldun abanma üzerime yeter artık. Taşıyamıyorum. Bırak oğlum.” Diyen Zeynep geçit resmi yaptılar bir bir.

--------Eşi dışında herkesin uyuduğunu fark eden kadın, hafızasının yolculuğuna daldı. Bir gün önce kardeşi ile aralarında geçen sohbeti hatırladı.

--------Artık habersiz bir şey alıp kaçmak yok değil mi dükkanlardan?

--------Yok geçti artık. Oğlum fark ediyor teyzesi, izinsiz para alınmaz dimi oğlum?

--------İzinsiz bir şey almayacağız.

---------Aferin oğluma. Neydi eskiden. Peşinden koşarak ona buna dert anlatıp ödemeleri yapa yapa çarşıdan zor geliyorduk.

--------Şükürler olsun. Çok yoruldun ama bunu yapmasaydın öğrenmeyecekti ki. Emeklerinin karşılığını alıyorsun.

-------Şimdi dış görünüşünden kimse anlamıyor, Mustafa’nın rahatsızlığına. Herkes çok gelişmiş yaramaz bir çocuk sanıyor. Hastanede yine bir adamla kavga ediyorduk. Kendiliğinden açılan kapı çok hoşuna gitti. İki üç kere geçti oradan. Başladı adam bağırmaya “Neden ilgilenmiyorsun çocuğunla? Devlet malına zarar veriyorsun.” diye. Aynı şeyi diğer çocuklar da yapıyor, göze batmıyor da Mustafa’nın iriliği rahatsız etti adamı. Durumu anlatınca pişman oldu ama iş işten geçti. Yavrucuğum ürktü. Korktu bir kere. Ben de sinirlendiğimle kaldım.

--------Boşver Zeynep. Aslında normal görünmesi de çok sevindirici. Güzel tarafları da var. Hatırlıyor musun ayakkabı alırken Mustafa’nın tezgahtarla atışmasını? Hani o Ceki Çen filminin dövüş sahnesini ezberlemişti de boyuna “Defol git başımdan, seni geberteceğim” diyordu. Delikanlı üstüne alınmış Mustafa’ya laf yetiştirip durmuştu. Ne kadar gülmüştük İsmail’e anlatınca.

------Ya adamın birinin kuru fasulyesine ortak oluşu lokantada. Kolasını dikişi sonra da adamcağız “Ne iştahlı çocuk diye başını okşarken ağzını gömleğine silişi. Adam fark etmemiş. Babası içinden gülmüş, durmuş. Öyle anlatmıştı. Oğlum şimdi dişlerini fırçalamadan dışarı çıkmıyor teyzesi. Büyüdü artık büyüdü oğlum.

--------Evet büyüdü Mustafa. O büyürken bizler de büyüdük dedi içinden. Teyzeleri, anneannesi, babaannesi, halaları, dedesi, amcası, akrabaları, komşuları, öğretmenleri, dernektekiler, servis şoförleri, bakkallar ve babası. Olduğu gibi sevmeyi, kabullenmeyi öğrene öğrene büyüdük. Bu uzun yorucu yolda yürürken en çok Zeynep büyüdü. Benim küçük kardeşim kalbi ile emeği ile sevgisi ile koşturmacası ile gözümde dünyayı dolduracak kadar büyüdü.

           Eşinin frene basmasıyla geldiklerini fark eden kadın düşüncelerinden sıyrıldı. Uykulu çocuklarını yatırdı. Geldiklerini haber vermek için telefon ettiğinde kardeşi çıktı.

--------“Sıddıka” dedi. Bana plaket hazırlamışlar. Nereye koyacağımı bilemiyorum.

--------“Öyle mi? Ne güzel” dedi. “Girişteki rafa koy.”

           Boğazı düğümlendi. “Asıl plaketi bu gece benden aldın.” diyemedi gözlerindeki yaşı silerken.

 

 

Sıddıka MÜFTÜOĞLU

   

HER ŞEYE RAĞMEN HEP BİR UMUT VARDIR

 

12 Ekim 1999, saat 6.30. Gecenin iç bunaltan karanlığı ve sonbaharın o garip mateminin kurumuş yaprakları oradan oraya savurduğu bir gün doğuyordu. Hastanenin küçücük penceresinden dışarıya baktığımda ilk bunları görmüştüm. Çektiğim acıları sevinçle bana bakan bir çift göz unutturmuştu. Hayat ortağım, dostum, sevdiğim, eşim başucumdaydı. Gözlerindeki mutluluğu anlatmak hangi iklimde, hangi çiçekle mümkün olabilirdi ki... Öylece durmuş bana bakıyordu. O gece zor geçen ve dünyalar kadar mutluluk veren bir doğumun ardından, hayatta en çok istediğimiz varlığa kavuşmuştuk. Bir oğlumuz olmuştu.

Öylesine güzel ve küçüktü onu seyretmeye doyamazdım. Günler öylesine hızlı ve mutlu geçiyordu ki, oğlumuz da mutluğumuz da büyüyordu.

Eşim oğlumuza öylesine çok oyuncak alıyordu ki evimiz biricik oğlumuzun oyuncaklarıyla dolup taşıyordu. Eşim “Benim küçükken hiç oyuncağım olmadı ama oğlumuzun diğer çocuklardan hiçbir eksiği olmayacak” diyordu. Oğlumuzun bütün oyuncakları vardı ama artık oyuncaklarıyla oynamıyor; neşe saçtığı dünyadan ve bizlerden git gide uzaklaşıyordu. Yolunda gitmeyen bir şeyler vardı... Hissediyorduk ama çaresizdik. Elimizden hiçbir şey gelmiyordu. Oğlumuz artık eskisi kadar konuşmuyordu, ona dokunmamı istemiyor, kendini sevdirmiyordu. Gün geçtikçe içine kapanıyordu. Sanki bizim olmadığımız bir dünya kurmuştu kendisine ve içerisine de  kimseyi almıyordu. Gözlerini benden; ona can veren annesinden kaçırıyordu. Sizin hiç annesine bakmayan bir çocuğunuz oldu mu? Ne istediğini anlamak için saatlerce düşündüğünüz, ağladığında neden ağladığını anlayamadığınız oldu mu? Saatlerce bir arabanın tekerleğini niye çeviriyor diye hiç düşündünüz mü? Ben düşündüm. Hem de günler, geceler boyu... Ama düşündükçe sebebini anlayamadığım bir düşünce yumağının içine düşüyor, sarıp sarmalanıyordum. Bir gün kendime dedim ki “Oğlunun günden güne içinde bulunduğu dünyadan uzaklaşmasına neden izin veriyorsun?” Oğlumu kaptığım gibi hastaneye gittim. Doktorlar uzun taramaların ve kontrollerin sonucunda hiçbir şey bulamamışlardı. “Bir şeyi yok oğlunuzun” diyorlardı. Ama vardı bir şeyler, onlar da farkındaydı fakat bir şey söyleyemiyorlardı. İçlerinden genç bir asistan beni kenara çekti ve tıp fakültesinden bir doktor arkadaşının kartını verdi. Doktorun kartında çocuk psikiyatristi yazıyordu. İlk başlarda bu kelimenin ne olduğunu bile bilmiyordum. Hiç vakit kaybetmeden tıp fakültesine gidip kartta ismi yazan doktoru buldum.Yapılan incelemeler ve testler sonucunda doktorlar “Oğlunuz otistik” dedi. O an anlayamamıştım. Ne demekti otistik? Eve gidip de eşime söyleyinceye kadar... Öylece kalakalmıştı. O an anlamıştım otistik kötü bir şeydi. O geceyi hayatımın sonuna kadar hiç unutmayacağım. Ömrümün en uzun, ömrümün en çaresiz gecesiydi. Günler geçmek bilmiyordu. Otizm ile ilgili ne bulsam okuyor, sürekli bir şeyler öğrenmeye çalışıyordum. Kitaplar ilk kez duyduğumda anlayamadığım otizmin ileri düzeyde karmaşık bir gelişimsel yetersizlik çeşidi olduğu ve doğuştan varolabileceği gibi üç yaşa kadar olan dönemde de ortaya çıkabileceğini yazıyordu. Her gün yeni bir şeyler öğreniyor, biricik oğlumuzun içinde bulunduğu durumu daha da iyi anlıyordum. Bitmek bilmeyen bir azimle sanki bu otizm bir hastalıktı ve ben bu hastalığı oğlumla beraber yenecektim. Hep oğlumun da diğer çocuklar gibi isteklerini ağlayarak, çığlık atarak değil de “Anne şunu istiyorum” demesini öylesine çok istiyorum ki... Bazı anneler belki de bıkmışlardır çocuklarının isteklerinden; ama ben o sözcükleri duymak için neleri feda etmezdim bilemezsiniz... Koşup oynayacağı günlerin hayalini kuruyordum havada parmakları ile anlayamadığım şekiller çizdiğinde. Eşim  artık eve daha geç geliyordu. Hayatında kahvehaneye gitmemiş adam kahvehaneden çıkmıyordu. Artık oğlumuzla oynamıyor onu sevmiyordu. Gün geçtikçe biraz daha uzaklaşmaya başlamıştı bizden. Artık yalnız kalmıştım mücadelemde. Eşim bir gece eve gelmemişti çok merak etmiştim. Sabaha kadar uyuyamamıştım. Ertesi gün eve geldiğinde “bu evliliğin sürmesinin artık bir anlamı kalmadı” dedi. Beynimden vurulmuşa döndüm. Ayrılmak istiyordu O yenilmişti, korkup kaçmıştı. Artık çocukluğumda hayalini kurduğum mutlu yuvadan bir otistik çocuk ve tek kişilik bir yatak kalmıştı. Biricik oğlumla hayata artık daha sıkı sarılmalıydım. Korkmamalı kaçmamalıydım. Benim bir farkım olmalıydı. Ben anneydim. Hem de otistik bir çocucuğun annesi...

Acılarla ve yalnızlıkla geçen 3 yılın ardından oğlumu otistik çocuklar eğitim ve rehabilitasyon merkezine göndermeye başladım. Rehabilitasyon merkezinde bana bir de iş verdiler. Oğluma yakındım. Hem bana ihtiyacı olduğu her an yanında olabiliyor hem de otistik çocuklar hakkında yeni şeyler öğreniyordum. Öğrendiklerimi evde çocuğumla çalışıyordum. Buradaki öğretmenlerin “Abla birkaç yıl sonra burada öğretmenliğe başlarsın” demelerine “Neden olmasın sizlerden daha tecrübeliyim, siz akşama kadar onlarla birliktesiniz bense günümün her saatini çocuğumla geçiyorum” karşılığını veriyorum.

Buradaki herkes beni ve oğlumu çok seviyor. Oğlum beş yaşına girdi. Doğduğu günden bugüne tam beş yıl geçti. Dile kolay tam beş yıl... Oğlumla birlikte çok yol katettik. Eğitim almaya başladığından bu yana çok gelişme oldu. Artık oğlumla birlikte parka gidiyoruz, salıncağa binmeyi çok seviyor. Parktaki diğer çocuklarla oynamasa da, televizyonda duyduklarını tekrarlasa da...  Ama olsun bu kadarına da şükür diyorum. Artık su isteğini ağlayarak değil de “anne su” diyerek belirtiyor. Bazen konuşmuyor da  beni çekiştirerek götürüp istediği şeyi işaret ediyor.

Bu kurumda çalışmaya başlamadan önce otistik çocuğa sahip bir tek ben varım sanıyordum. Ama bu kurumda çalışmaya başladığımda anladım benim gibi yüzlerce annenin var olduğunu. Az çok aynı yollardan geçmişiz, aynı acıları, yalnızlıkları paylaşmışız.

Güzel günlerimizi paylaştığımız insanlar zor günlerimizde nedense kayboluyor. Önceleri bayramlarda akşam üzerlerinde beraber olduğumuz akrabalar, komşular, bizden uzaklaştılar. Sanki hastalıklı bir çocuktu benim oğlum. Komşular bazen bize geldiklerinde çocuklarını evde bırakıyorlardı. Sorduğumda ya hasta diyorlardı ya da ders çalışıyor diyorlardı. Ama ben biliyordum benim oğlum otistik bir çocuktu o yüzden getirmiyorlardı. Sanki hastalıktı bu otizm ve bulaşıcıydı. İnsanlar kaçıyordu bizden. Ama onları hiçbir zaman suçlamadım. Nikah masasında iyi günde ve kötü günde, hastalıkta ve sağlıkta hayatımın sonuna kadar beraber olacağına dair söz veren eşimin beni terk edip gitmesi kadar acı veremezdi hiçbir şey.

Bugün ki dostlarım yalnızca benim gibi otistik çocuğu olan anneler. Birbirimizi daha iyi anlıyor, acılarımızı sevinçlerimizi paylaşıyoruz. Birbirimize sıkıca kenetleniyoruz; birbirimize sarıldıkça büyüyoruz. Şimdi kocaman bir aile olduk. Annelerden birinin aklına bir dernek kurma fikri geldi, amaç sadece otistik çocukların değil diğer özürlü çocukların ve ailelerin eğitilmelerine de  yardımcı olmaktı. Bu fikir hepimizin çok hoşuna gitmişti. Çocuklarının özürlü olduğunun farkında olmayan, olduklarında ne yapacaklarını bilmeyen, çaresizlik içinde pek çok aile ve insanların umutlarıyla oynayan bir o kadar da fırsatçı vardı ki. Bilinçli arkadaşlarımız arasından bile olmuştu bu fırsatçılardan medet uman. Nedenleri tabi ki umutsuzluktu ve  umudu kalmayan insan her şeyi yapardı. Ama artık kuracağımız bu dernek sayesinde kimse umutsuz, çaresiz, yalnız kalmayacaktı. Gerekirse ev ev dolaşıp özürlü çocuğa sahip olan insanlara ulaşacaktık. Onları bilgilendirecek, acılarına ortak olacak sorunlarını çözmede onlara yardım edecektik. Heyecanlıydık, umut doluyduk ve amacımızı gerçekleştirmek için çalışacaktık. On aile ile yola çıktık ama gitgide büyüyorduk. Çalmadık kapı bırakmadık. Belediye başkanından, Valiye, sivil toplum örgütlerinden zengin ailelere kadar herkesle görüşüp destek sözü alıyorduk. Belediye tarafından verilen küçük bir yerde toplanıyorduk artık.

Gün geçtikçe toplandığımız yer bize yetmez olmuştu. Her gün yeni bir anne geliyordu. Artık hiçbir anne yalnız kalmayacaktı, yardım isteyecek birileri vardı; Bizler...

Şimdi büyüdük, kocaman bir dernek olduk. Danışmanlık yapıyor, kermesler düzenliyor, diğer sivil toplum örgütleriyle iş birliği içinde aileleri bilgilendirici çalışmalar yapıyorduk. Sorunlarına çözüm arıyorduk. Sorununu çözdüğünüz bir ailenin mutluğunun nasıl da büyüdüğünü ve sizi de içine aldığını görüyorsunuz. Her şeyi bir başkasının yapmasını beklemeden biz yapıyorduk. Hiçbir şey kader değildi nasıl gelirse öyle devam etmeyecekti.

Kendimize küçük bir de atölye kurmuştuk. Burada atık malzemelerden yastıklar süsler..... Kısaca para kazandıracak bir çok şey yapıyorduk ve satıyorduk. Ticaretle uğraşan dernek üyelerimizin dükkanlarında küçük tezgahlar açıyor satabileceğimiz ne varsa satıyorduk. Sağ olsunlar müşteriler de yaptığımız işi destekliyorlar. Bizden de bir şeyler almadan dükkandan çıkmıyorlardı. Biz de böylece gerekli paranın bir kısmını buradan sağlıyorduk. Şimdilerde yeni bir düşüncemiz var. Yaşı ve özürü müsait olan çocuklara iş imkanı sağlamak. Bazı çocuklarımız yetenekli. Kendilerine göre iş verilirse yapabileceklerinden eminiz. Artık onların da normal insanlardan bir farkı kalmayacak. Bir işleri olacak, sabah kalkıp işe gidecekler, para kazanacaklar. Normal bir insan da her gün bunları yapıyor.

Bazen ben de düşünüyorum oğlumun bir gün işe gideceği, diğer insanların arasında yaşayacağı günleri... Belki hayalcilik ama insan hayalleri olduğu sürece yaşama bağlı kalabilir.

Geriye dönüp baktığımda ne çok şeyler yapmışım şimdi. Küçük, sıcacık, mutlu ve umutlu  evimizde oğlumla birlikte yeni hayallere umutlara yelken  açıyoruz. Her ne kadar teknemiz küçük olsa da, her yeni günün her yeni bir umudu beraberinde getireceğine inanıyorum dostlarım.

Umudunuzu kaybetmeyin ve hayata yenilmeyin.

 

HİKAYEM

 

           Dünyaya geldiğimde sadece beş aylıktım. Ellerime bakamıyordum, dudaklarımı oynattığımda gördüğüm bakışlarla yedi yıldır süregelen hayatımda öyle çok karşılaştım ki, yetmiş yaşındaki ebemin beyninden anlatabilirim anlamını size: ACIMAK... Bir kadına acımak, bir hayata acımak, bir Seyit Ali’ye acımak... Bu acınası Seyit Ali’nin özlenesi hayatıdır. Bu benim hayatımdır.

 

           Hep seven kadınlar ağlar. Hep sevilen adamlar özlenir. Benim hikayem de özleyen bir adamdır. Hem de lanet olası elleri tutamadığından kalemine bile sahip çıkamayan; ‘tavşan kaç tazı tut’ diye bağıran arkadaşlarının ‘sobe’ seslerini duyana kadar ancak koşmaya başlayan, bir çift sopaya bacak demek zorunda kalan ve okul merdivenlerinden çıkabilmek için ana kucağına müptela olan zavallı bir adam. Annemi özlerim, hep özledim. Keşke seçebilseydim bu baş belası dünyaya gelmek yerine onun sıcacık rahminde hayatıma devam edebilmeyi. Annem yaşattı beni. Onun azimli yüreği değil midir zaten sahip olduğu beş düşüklü evliliğine rağmen, altıncı doğumunun kedi yavrusu görüntüsüne ‘oğlum’ adını vermesi.

 

           Annem sadece 24 yaşında. Yirmi dört yaşını yedi yılda yaşlandıransa benim. Koşamayan Seyit Ali, düşmesi kalkmasına meyil vermeyen Seyit Ali’nin güçsüz bacakları, adım atabilmesi adına yüz bardak kırmayı adaklayan ebesi uyumadan yatağa bile girmeyen, nankör Seyit Ali’nin o her çocukla özdeş tek özellikli şımarıklıkları. Benim annem 24 yaşında. Tek çeşmeli köyünde su taşıyan, pancar buran, bazlama yoğuran ve erkeğine erkek evlat veren ve ne yazık ki her köylü kadın için burada noktalanan görevlere ‘evladının özürlerine katılan’ sıfatını eklemek durumunda bulunan bir anne o. Doğru gördün sevgili okuyucum, benim annem beni dünyaya getirdiğinde artık özürlüydü. Başka türlü nasıl sevebilirdi ki bu et parçasını!

 

Sevgi, zor zamanlarda unutulan, umut dolu günlerde arkasında gölge oyunları barındıran tek perdelik bir dram gibi benim dünyamda: Okula başladığım gün vurulduğum sarı saçlı yüksek topuklu canım öğretmenim bazen; hep giymek zorunda olduğum kalın orto bir şey denilen karmaşık yapılı ayakkabılarımın ilk heyecanı belki. Kar yağmaması için dua ettiğim gecelerimin sabahında annemin beni sadece okul bahçesine kadar sırtına vurması belki sevgi. Uzak olmayan evimizin gökyüzüne yükselen merdivenlerine bakakaldığım anlarımda tek kat haline geliveren avlumuzun hayali belki sevgi.

 

Kalemimi tutamıyorum, istiyorum ama kafamın içinde bir emir var. Men etmiş beni tutmaya, sıkmaya karşı. Anlatamıyorum sana annem. Dilim dolaşmasa bir gün, yeminle bak, senin beni sırtında ayağında lastik pabuçlarınla öğretmenimin sıcak ama dört kat merdivenle ulaşılan gökyüzündeki malikanesine taşımanın anlamsızlığını da boşaltıvereceğim ağzım ve dişlerimle. Sana aslında küfür edenin ben olmadığını; sırtındaki ağırlığı eksiltmek için az yemeye çabaladığımı; gördüklerimin, uydurduklarımın, aslında okumak olmadığını da kırıvereceğim bu zincirlerle bağlanmış dil parçasından.

 

Yorucu mu hayatım? Aslında aşk da var. Ben yedi yıllık az gelişmiş yüreciğimle öyle kocaman sevdim ki; uçuşan bombalara, düşünen beyinlere kezzap dökercesine yaratılan bilmem ne tip hapishanelerin, bilmem ne tipi hücrelerine soğuk suda duş fırtınası estiririm. Sevdim Gülşen’in neyseki benimle okula başlayan tatlı gözlü, boncuk dilli Elifcan’ını. Daha dün itiraf ettim en yüce hayalimi sarı saçlı yüksek topuklu öğretmenime: ‘Benim çok dileğim yoktur a hoca, bir su motoru iki de boru ah bide Elifcan. Daha ne isterim’ bilirim tüm gün bu hayal döndü öğretmenler odasının o izbe karanlık kahkahalarında. Ama siz nereden bileceksiniz ki, ebem bana Elifcan’ı uygun görmüş ve siz nereden bileceksiniz ki Elifcan bensiz yemeğe bile oturamaz. Nereden bileceksiniz ki aslında Elifcan benim elimi amca kızı yakınlığından çok çok öte bir zarafetle tutar da öyle giydirir ayakkabılarımı. O orto bir şey denen buz rengi aygıtı ayağıma takarken ‘Senin eşin olacağım, su motoru yeter bize be Seyit Ali’m diyen gözlerini.’

 

Annem Elifcan’ın ışık taşan gözlerinden geçip beynimde netleşen kelimeleri okurken nasıl bakar bana. Benim de okumayı öğrenmemi bekler, benim de kalemi elime alıp karalamadan öte anlam taşıyan harf iletmemi diler. Denizli’deki hoca denen kara cübbeli adam yaptıramaz bunu anne. Sen hep umut dolusun ama bunun çözümü beynimde. Ne zaman ki denklemler sıradanlaşır, ne zaman ki Seyit Ali’nin çözümleri diline ulaşıncaya kadar unutmaz o zaman sana sarılıp yatmaya kilitlenecek bu adam. Özlediğin yatağındaki adam değil, sıcak kolların arasından o beş kiloluk bulanık sulara senin beni sırtlanmandan daha çabuk davranan küçük yavrucağızındır bilirim. Özlediğin ‘Oğlunun da erkeğinin de kadını benim’ diyen dul ebemin sana kızım demesi değildir bilirim. Ben aslında çok şey bilirim ana. Yine bilirim ki bildiğim her şeyi gözlerimin en içinden çekip cümlelere döken de senin yumruk kadar yüreğindir.

 

Yaşam sana acımasız davranmadı anne. Aslında yaşam çok insana sunmadığını: Nefes alıp vermekle, şehirde koşturmakla, hayat çalınamadığını öğretti sana. Okulları yaşanılabilir hale getirmek adına dünyaya banka kuran bir grup trinity kılıklı kara adamın sadakalarına hayat denilemeyeceğini öğretti sana. Anne olmanın değil benim annem olmanın anlamını verdi. Çok mu konuştum, susayım mı anne? Çok şey mi anlattım? Akşam o uzun boyuna, parlak saçlarına aşık olduğun babam olan mı kızar sana çok konuştuğum için? Üzülme sustum zaten. Senin için dönüyorum beyin hücrelerime tekrar. Unutmadan, ben istemeden yapıyorum üstüme anne. Tertemiz yıkadığın önlüklerimi istemeden su içinde bırakıyorum. Peşimden tuvalete gelen öğretmenime anlatamıyorum hala: ‘Bir su motoru, iki de boru, bir de Elifcan. Daha ne isterim ben sarı saçlı yüksek topuklu kadın...’

 

NİHAN UÇAR

 

ODT\ Matematik Eğitimi Mezunu

Matematik Öğretmeni

 

 

İKİ TANEM

 

           Ne kadar güzeldir bir bahar sabahı, rüzgarın yüzünü okşayan havası ve kuş sesleri arasında uyanmak. Hele bir de hayatınızın baharındaysanız.

           Ben; çocukluğunu doya doya yaşamış, sevgi ile büyümüş, yüzünde gülümseme eksik olmayan, kendisiyle barışık cıvul cıvıl bir genç kızdım. İçimde tüm insanlara karşı oluşturduğum bir sevgi yumağı vardı. Bu yumağın en güzel köşesinde de çocukları oturmuştum. Onları çok seviyordum. Daha ortaokul sıralarında bize sevgi ile yaklaşan Türkçe öğretmenimi model alarak öğretmen olmayı kafama koymuştum. Ortaokul, lise derken kendimi Türkçe öğretmenliğinde buldum. En büyük dileğime kavuşmuştum.

           Okul bitti. 1980 yılında inanılmaz bir heyecanla göreve başladım. Öğrencilerimi çok seviyordum, onlarla arkadaş gibiydim. Mesleğimin ilk beş yılında sadece öğrencilerim ve ben vardım. Beşinci yılın sonunda yaşamıma, eşim Hayrettin Bey girdi. Evlendik, eş durumumdan, eşimin çalışmakta olduğu Elmalı Endüstri Meslek Lisesi’ne atandım. İlk görev yerim Yalvaç’tı ve öğrencilerimden ayrılmak kolay olmadı.

           1985 yılında yeni okulumda göreve başladım. Okul yaşamım ve evliliğim yolundaydı. Mütevazi bir yaşamımız vardı. Derken 1988 yılında bir bebeğimiz oldu. Erkekti. Adını Mert koyduk. Çok mutluyduk. Günler geçiyor, Mert büyüyordu. Bazen yaşıtlarıyla kıyaslayınca bir şeylerin geç ilerlediğini farkettik. Bu durum bizi endişelendirdi. Bunun için sebebimiz de vardı; çünkü aynı gelişim grafiğini benim erkek kardeşimde yaşamıştık. Kardeşimin zekasından gelişim gerliği tesbit edilmiş ama nedeni anlaşılmamamıştı. Yapılacak şey hemen doktora gitmekti. Gittik. Doktor Mert’i bir güzel inceledi, sordu, soruşturdu. Görünürde bir şey olmadığını, her çocuğun gelişiminin farklı olabileceğini söyledi. İçimiz rahat olsun diye Antalya Akdeniz Üniversite’si Çocuk Bölümü’ne sevk etti. Gittik çocuk için bir dosya açıldı ve doğum öncesinden bu yana her şey not edildi. Gerekli olan her şey yapıldı. Fakat bir şey bulanamadı. Biz endişelerimizi ve erkek kardeşimin durumunu anlatınca doktorumuz bizi aynı üniversitenin genetik bölümüne yönlendirdi. Dosyamızla birlikte genetik bölümüne gittik. Duruma göre kromozom analizi yapıldı. Bunun için Mert’ten kan örneği alındı, incelendi. Sonuç; Farajil X Sendromu (Orta derecede zihinsel gelişim geriliğine neden olan, kalıtsal bir hastalık.)

           Sıra hastalığın kimden kaynaklandığı konusuna gelmişti. Eşim ve benden kan örneği alınarak incelendi. Olayın benden kaynaklandığı anlaşıldı. Bunun üzerine benim ailem de incelemeye alındı. Aynı durum annemde gözlendi. Biz dört kardeştik. Üç kız bir erkek. Biz kızlar ve annem yüzde 3 oranında taşıyıcı, erkek kardeşim hastaydı. Kalıtsal hastalık kız çocuklarda pek ortaya çıkmıyor, ama erkek çocuklarda kendini gösteriyordu. Ama her erkek çocukta görülmeyebiliyordu. Zira evli olan ablamın bir erkek çocuğu vardı ve gayet sağlıklıydı.

           Artık bizim için gerçek olan bir şey vardı. Çocuğumuz yaşamına zihinsel engelli bir birey olarak devam edecekti. Doktorumuz bunu bize açıkladığında, hastane binası başımıza çökmüş, biz altında kalmıştık. O günü hiç unutamam. Eşimle birlikte dışarı çıktığımızda beş yıldır ağladığını görmediğim eşim, çocuğa sarılmış ağlıyordu bense eve sakladığım gözyaşlarımı orada boşaltıvermiştim. Neden, neden, neden...? dediğimi hatırlıyorum.

           Günlerce içimiz yandı, umutlarımız söndü, dünyamız karardı. Kendimizi çiçekler henüz dallarındayken budanmış bir ağaç gibi hissediyorduk. Bu duruma alışmak ve kabullenmek kolay olmayacaktı.

           Çocuğumuzun gelişimi kontrol altındaydı. Zaman zaman gösterdiği olumlu gelişmeler bizi mutlu ediyordu. Yaşıtlarına göre geç de olsa yürüdü, konuştu, tuvalet alışkanlığı kazandı. Bunlar güzel şeylerdi. Onu çok seviyorduk, hiçbir şeyi ondan esirgemiyorduk. Herşeyin en iyisini yapmaya çalışıyorduk. Çünkü o bizim BİR TANEMİZDİ.

           Yıl 1993. Mert beş yaşında anaokuluna gidiyor ve sorun yaşamıyorduk. Mert’in bu özel durumundan dolayı ikinci bir çocuğu hiç düşünmüyorduk. Önlemini de almıştık. Bütün sevgimizi ve enerjimizi ona harcayacaktık. Öyle düşünürken bir rahatsızlık sonucu doktora gittiğimde hamile olduğumu öğrendim. Bu haber ben de soğuk bir duş etkisi yaptı. Öyle bir duruma hiç hazır değildim. Ve bir an önce kurtulmak istiyordum. Aynı gün okulda izin alıp eşimle birlikte Antalya’ya gittik. Doktora çıktık. Durumu anlattık. Doktor bize; sağlıklı bir bebek sahibi olmak en doğal hakkınız. Bu gibi durumlar artık anne karnında teşhis edilebiliyor. Bunun için bir kez daha düşünün. dedi.  Sonra bebeği ultrasonda kontrol etti ve kalp sesini dinletti. Bebek sağlıklı görünüyordu. Bebeğin kalp sesini duyduktan sonra ona kıyamayacağım anladı. Hamileliğin devamına karar verdi.

           Bu karardan sonra doktorumuz bizi Ankara H.Ü. Kadın Doğum Bölümü’ne sevk etti. Beli aralıklarla Ankara’ya üç kez gidip geldik. Amiyosentez; Kordiyosentez için kan ve sıvı alındı. Genetik bölümüne gönderildi. Genetik Bölümünden bize sonuçlar için bir tarih verdi ve o tarihte kendilerini aramamızı söylendi. Bu arada bebeğin cinsiyeti belli olmuştu. Bebek erkekti. O da önemli bir risk faktörüydü.

           Sonuçlar için gün gelmişti. Telefon edip sonuçları sorduk. Aldığımız yanıt aynen şöyleydi: “Yapılan incelemeler sonucunda herhangi bir genetik bozukluğa rastlanmamıştır. Sonuç olumludur, ama yine de yüzde yüz garanti veremeyiz”

           Ben daha yolun en başında bunların söylenmesini isterdim. Ortasında değil. Çünkü bebek dört buçuk aylık olmuş, hareketlenmiş, tekmeler atmaya başlamıştı. Film başa sarmıştı. Acaba ne yapsam? eşim son kararı bana bırakmıştı. Sonuçta annelik duygusu ağır bastı ve “Devam” dedim. 1993 yılının Temmuz ayında bebeğim doğdu. Dört kilo idi ve gayet sağlıklı görünüyordu. Bütün umutlarımız onda yeşersin diye adını Murat koyduk. O artık bizim Murat’ımızdı. Murat’ın gelişimi yolunda görünmesine rağmen, biz soluğu yine Akdeniz Üniversitesi Genetik Bölümü
’nden aldık. Sütten ağzımız yandı ya yoğurdu üfleyerek yedik. Murat üzerinde de gereken incelemeler yapıldı. Sonuç; Faraji X sendromu. Böylece büyük bir umutla gittiğimiz hastaneden yine buruk dönmüştük. Bütün acıları, hüzünleri içimize gömüp güçlü olmamız gerekiyordu. Pes etmek yoktu. Sonuç ne olursa olsun onlar bizim canımız kanımızdı. Onlar bizim iki tanemizdi. Yükümüz ağırdı. Zordu. Eşimle ele ele verip bu zorluğu göğüsleyecektik. Bu arada ailelerimiz de bize manevi destek veriyordu. Zaman su gibi akıyor, çocuklar büyüyor, büyüdükçe de sorunlar büyüyordu. İşin bir de sosyal boyutu vardı. Çevreye, okula uyum sağlayabilecekler miydi? Çevrenin onlara uyum ne olacaktı?

           Çocuklar açısından daha iyi olur diye 1994 yılında Antalya merkeze tayin istedik. Eşim Elektrik öğretmeniydi. Biz de, aynı okulda çalışan diğer elektrik öğretmeni arkadaşı da çocuğunun sağlık durumu nedeniyle Antalya merkeze tayin istemişti. Eşim kıdem ve puan durumuna göre birinci sırada olmasına rağmen arkadaşımızın o an için bizden daha çok ihtiyacı olduğunu düşünerek sırasını ona verdik. Sadece bir kişi alınacağı için biz ikinci tercihimiz olan Finike ilçesine gitmek zorunda kaldık.

           Finike’de eşim ve ben aynı okuldayız. Murat bir bakıcı eşliğinde evde. Mert’i de okul öncesi eğitim için hazırlık sınıfına verdik. Aradan bir hafta geçti, geçmedi öğretmen de sızlanmalar başladı. Baktık ki bu öğretmenle bu iş yürümeyecek, çocuğu okuldan aldık, eve mahkum ettik. Böylece çocuklarım konusunda ilk darbeyi bir meslektaşımdan yemiş oldum.

           Yıl 1995. Okullar açıldı. Mert 1. sınıfa başladı. Öğretmeniyle tanışıp çocuğumun durumunu anlattım ve bize yardımcı olmasını istedim. Öğretmen olgun biriydi. Aramızda iyi bir diyalog kurduk. Mert’i çok sevdi, Mert de onu. Mert sınıfa uyum sağladı. Arkadaşları da onu çok seviyor ve kolluyorlardı. O yıl gerek öğretmenin çabası, gerekse benim çabamla Mert okumayı öğrenmişti. Mert beşinci sınıfa kadar böyle gitti. Bu arada Murat iki yıl kreşe, bir yıl da hazırlık sınıfına devam etti. Buraya kadar her şey yolundaydı.

           2000 yılında Murat birinci sınıfa, Mert de altıncı sınıfa başladı. Bu sırada Mert’in öğretmeninden ve çoğu arkadaşından ayrılması, başka çocukların Mert’e tutumu bazı olumsuzlukları beraberinde getirdi. ( Hırçınlaşma, yalan söyleme, çantamdan para alma gibi...)

           Mert’in bu durumlarını ailece görüştüğümüz can dostum Sevgi öğretmen ve eşi ile paylaşıyordum. Sevgi öğretmen çocuk gelişimi öğretmeniydi. Görevi gereği Mert’in okuluna da sık uğruyordu. O da bazı olaylara tanık olmuş, bazı duyumlar almıştı. Mert’in ezildiğini söylüyordu. Örneğin; bazı çocukların Mert’in harçlığını elinden alıp, bize yine para getireceksin, getirmezsen döveriz gibi... bu durum çantamdan gizlice para almasının nedenini ortaya çıkarmıştı. Çocuğumdaki bu davranış problemlerinin daha fazla artmaması için bir şeyler yapmak gerekiyordu.

           Bu durumda neler yapabileceğimizi Sevgi öğretmeni ile konuşuyorduk. Zararın neresinden dönülürse kardı. Bir an önce Antalya merkeze gitmek ve oradaki olanaklardan yararlanmaktı. Ben buna hazırdım. Fakat eşim büyükşehirde işimizin daha zor olacağını söylüyordu. Sonuçta Sevgi öğretmen ve eşi Cemal öğretmen onu ikna ettiler. Ailemize yaptıkları bu olumlu katkıdan dolayı onlara minnet duyuyorum. Ailelerimizi dışında arkadaş olarak bize kucak açan onlar oldu. Çocuklarımla kendi çocukları gibi ilgilendiler. Onların yanında hep rahat ettik. Sevgi ve şefkatlerini eksik etmediler. Onları ve çocuklarını çok seviyorum.

           Antalya merkeze gelmeye karar verildi. Eşim de ben de çalışıyorduk. Tayin istesek en az bir yıl atardı. Oysa bizim kaybedecek zamanımız yoktu. O yıl ben mesleğimde 21 yılı tamamlamıştım. Emekli olabilirdim. En kestirme yol da bu görünüyordu. Çocuklarım için bunu yapmalıydım. Böylece çok sevdiğim öğretmenlik mesleğimden ayrılacaktım, zor da olsa.

           2001 yılının eylül ayında emekli oldum. Ekim ayının sonuna doğru çocukları da alarak Antalya’ya gittim. Neyseki annemler ve kardeşlerim Antalya’daydı. Annemlere yakın bir ev tutup yerleştik. Finike’deki evimizi boşaltmadık. Zira eşim hala oradaydı. Ancak özür grubundan tayin çıkarsa gelecekti. Sıra çocukların okulundaydı. Mert’i Antalya Mili Eğitim Bakanlığı’na bağlı tek okul olan Akdeniz Meslek Eğitim Merkezi’ne başlattık. Okuldan ve öğretmeninden çok memnunduk. Okul uzaktı fakat servisle gidip geliyordu, düzene girmişti, sorun yaşamıyorduk. Murat ise Finike de normal sınıfta birinci sınıfı okumuş, ikinci sınıfa geçmişti. Fişleri okuyordu fakat okumaya tam geçememişti. Onu da evin hemen yakınındaki ilköğretim okuluna kayıt yaptık ve okula başlattık.

           Eşim Finike’de olduğu için onları okula ben başlatmıştım. Murat’ın okula başladığı gün çarşambaydı. Cuma günü eşim Finike’den gelince hem çocuğu almak, hem de öğretmenle tanışmak için okula gitmiş. Öğretmeni bulup yanına yaklaşmış:

-                                           Merhaba öğretmenim, ben Hayrettin Yaraşır. Murat’ın babasıyım.

-                                           Benim Murat için yapacak bir şeyim yok.

Cevaba bakar mısınız! daha sınıfına geleli iki gün olmuş bir öğrenci için öğretmenin tavrı nasıl oluyor da iki günde bu yargıya varılıyor! Eğitim anlayışı bu mudur! Amaç sadece üniversiteye öğrenci hazırlamak mıdır! Kaldıki her çocuk için yapılacak bir şey mutlaka vardır. Biz öğretmen ve idareden hiç olmazsa öğretim dönemi için idare etmelerini rica ettik. Çocuğun ayrıca özel eğitim aldığını kendimizin de yardımcı olduğunu anlattık. Fakat tavırlarında hiç bire değişiklik yoktu. Öğretmenin ve idarenin tek amacı çocuğu başka bir okula postalamaktı. Ben de almamakta direniyordum. ( Özel alt sınıfı olan bir okula ) Bir gün okul idaresine bir şey için uğramıştım. Girer girmez bana yöneltilen şu soruyla karşılaştım;

-                                           Murat’ı ne zaman okuldan alacaksınız?

-                                           Neden Murat’ı okuldan alacakmışım?

-                                           Sınıf velilerinden şikayet var. “O çocuk ne zaman okuldan gidecek” eğer gitmezse biz Uğur Dündar’a çıkacağız.” Diyorlar.

Bir zamanlar hastane başımıza göçmüştü. Şimde de okul. Kan beynime sıçradı. Sanki benim çocuğum hırsız, uğursuz, saldırgan. Olay öyle abartılıyordu ki duyan böyle sanacak bir an kendimi toparlayarak

- Bana bakın! burası devletin okulu. Kimsenin babasının çiftliği değil. Ben çocuğumu burada okutmak istersem okuturum. Buna kimse engel olamaz. Memnun olmayan çocuğunu başka okula götürsün. Keşke Uğur Dündar’a çıksalardı, ben de size anlatamadığım derdimi ona anlatsam deyip odadan çıktım.

Bu arada Murat da bazı şeylerin farkına variyor ve okula gitmek istemiyordu. Çocuk da ben de çok yıpranmıştık. Nedense özal alt sınıf düşüncesini bir türlü kabullenemiyorum. Murat’ın orada daha da köreleceğini düşünüyordum. Belki yanılıyordum ama öyle hissediyordum. Gece uykularımı yitirmiş, sürekli öğretmen ve idarecilerle savaşıyordum. Eşim ise özel alt sınıf fikrine daha ılımlı bakıyordu. Ama ben dayatıyordum. Murat’ı bir de Ankara’ya Atalay Yörükoğlu’na götürmeyi kafama koymuştum. ( Kendisini saygıyla anıyorum)

Yarıyıl tatilinde Murat’ı Atalay Yörükoğlu’na götürdük. Olanı biteni anlattık. Sayın Hocam Murat’ı incelemeye aldı. “Çocuk okumayı geçmiş, kaynaştırmalı sınıfta okuyabilir.” Dedi. Ben bunu kendisinden yazılı olarak aldım. Halen elimdedir. Antalya’ ya dönünce bir fotokopi çekip, iletiyi aynı okuldan emekli olan eniştemle öğretmen ve idarecilere gönderdim. Bunun üzerine sesleri kesildi. Yıl sonuna kadar Murat okula devam etti. Yaz tatilinde Murat’ı rehberlik araştırma merkezine götürdük. Onların da düşüncesini almak istedik. Çocuk incelemeye alındı. Sonuçta; kaynaştırmalı sınıfta okuyabilir. Ama sınıfların durumu malum. Çok kalabalık. Bir müddet özel alt sınıfa devam etmesinde yarar var dediler.

2002 yılında okullar açıldı. Tatil boyunca çok düşündüm. Rehberliğin önerisini dikkate alarak Murat’ı bir başka okulun özel alt sınıfına başlattık. İdareden ve öğretmenden memnunduk. Murat da okula isteyerek gidiyordu, önemli olan da buydu.

Şimdi 2004 yılının sonuna yaklaştık. Mert aynı okulunda dokuzuncu sınıfa gidiyor. Murat da beşinci sınıfa aynı öğretmenle devam ediyor. Her ikisi de okuyor, yazıyor, okuduğunu anlıyor. Sayıları tanıyorlar. Basit anlamda dört işlemi başarırlar. Mert telefonu çok rahat kullanıyor. Okula servisle gidip geliyorlar. Ben olmasam da anahtarla kapıyı açıp eve giriyorlar.

           Okul eğitimleri yanında haftada üç saat özel eğitim ve grup eğitimi alıyorlar. Ayrıca hafta sonu iki gün spor eğitimine gidiyorlar. Spor eğitimini Akdeniz Üniversitesi Beden Eğitimi Spor Yüksekokulu (BESYO) gönüllü öğrenciler veriyor. BurAda seksene yakın zihinsel engelli çocuğa çeşitli dallarda spor eğitimi veriliyor. Bu aktivitelerin çocuklar üzerinde çok olumlu etkileri var. Türkiye ve dünya çapında özel olimpiyat yarışmalarına katılıyorlar. Derece alıyorlar bu da kendilerine güveni sağlıyor. Ayrıca çok mutlu oluyorlar.

           Dört yıldan beri bu organizasyonun gerçekleşmesine neden olan Akdeniz Üniversitesi BESYO Yrd. Doç. Sn. Dilara ÖZER’e ve gönüllü öğrencilere anlamlı çalışmalarından dolayı teşekkür ediyor, saygı ve sevgilerimi sunuyorum. Bizler bu organizasyon sayesinde biraraya geldik. Bir çok şeyi paylaştık. Dilara ÖZER hocamızın öncülüğünde çoğunluğu engelli bireylerin aileleri olmak üzere bir dernek kurduk. (Akdeniz Zihinsel ve Hareket Engelli Bireyleri Destekleme Derneği) Amacımız bizim durumumuzda olan ailelerin çocuklarına da yardımcı olmak. En büyük hedefimiz ise “Bizden sonra çocuklarımız ne olacak?” kaygısıyla Antalya’da yatılı bir merkez oluşturmak.

İşte biz iki tanemiz için başladığımız mücadelede bu noktadayız. Gün geldi içimizde fırtınalar koptu. Yağmurlar sel olup aktı. Ümitler tükenirken yeniden toparlandık. Şayet umudumuzu yitirirsek hiçbir şey yapamayacağımız anladık.

           Başa gelen bir şekilde çekiliyor. Ama ille de bir şeyleri anlamak için başımıza gelmesini beklemeyelim. Yarın ne olacağımızı hiç birimiz bilemeyiz. Onun için önlemimizi bugünden alalım. Her şey yarınlarda çocuklarımız için değil mi. Çocuklar hepimizin çocukları, çocuklarımızın geleceği için bir zincir oluşturalım. Bu zincirde bizim de bir halkamız olsun. Nedersiniz?

                      

                                                                                                         F. Yasemin Yaraşır

                                 

 

 

KÜÇÜK GELİŞMELERDEKİ BÜYÜK SEVİNÇLER

 

Annesi üstünü değiştirmesine yardım ettikten sonra Can lavaboya giderek elini yüzünü yıkadı ve dişlerini fırçaladı. Televizyon izleyen annesini öptükten sonra yatak odasına gitti. Gün boyunca çok yorulduğu için yatağına uzanır uzanmaz hemen uyudu. Annesi Zerrin Hanım için de yorucu bir gündü. İşyerinde biriken işlerini bitirmiş, Can’ı Özel eğitimcisine götürmüş ardından yine şirkete gidip çalışmıştı. Akşam olunca da anne çalışmaktan Can da parkta oyun oynamaktan yorulmuştu.

 

Zerrin hanım birkaç haber izledikten sonra televizyonu kapattı. Yatmadan önce Can’ı kontrol etmek için odasına gitti. Yatağın kenarından sarkan yorganı üzerine örttü. Uyuyan oğluna bakarken Can’ın farklılığını öğrendiği dönemde içine düştüğü ümitsizliği hatırladı.

 

Eşi Ahmet Bey ile birlikte kurdukları şirkette çalışıyordu. İki kızı vardı. Bir de erkek çocuk istemişlerdi. Nihayet hamile olduğunu öğrendiğinde doğumu beklemeden cinsiyetini de öğrenmişti. Bu mutlu haberi eşine anlattığında yaşadıkları  mutluluğu hatırladı.

 

Hamile olduğu dönemde şirketleri mali bir krizin içindeydi. Gece gündüz demeden çalışarak kurdukları şirket, giderlerini karşılayamaz duruma gelmişti. Yaşanan bu olumsuzluk onu oldukça etkilemiş, yaşadığı yoğun stres yüzünden birkaç gün hastanede yatmıştı. Doktoru yasakladığı halde sıkıntılı olduğunda arttırarak kullandığı sigara ve alkolü hamileliği döneminde de kullanmıştı. Hayatlarının sıkıntılı bir döneminde Can doğmuştu. Ama onun doğumu bütün sıkıntılarını unutturmuştu sanki. Babanın sevinci yüzünden okunuyordu. Ahmet Bey evde o üzülmesin diye işten söz etmiyor, kızları annelerine yardım etmek için ellerinden geleni yapıyordu.

 

Doğumun ardından şirkette çalışmadan Can ile 5 ay geçirmiş daha sonra çalışmak zorunda kalmıştı. Şirketin işleri yoluna girmeye başlamıştı. Yoğun oldukları dönemde gece geç saatlere kadar çalışmak zorunda kalmıştı. İşyerinde olduğu saatlerde Can ile bakıcısı ve iki ablası ilgileniyordu. Beslenme saatlerine dikkat etmeleri için her gün bakıcıyı sıkı sıkı tembihliyor, yolunda gitmeyen bir şey olursa beni hemen arayın diye ekliyordu.

 

Birinci yaş gününe teyzeleri halaları ve onların çocukları ile bütün aile katılmıştı. Can yaş gününde etrafına gülücükler saçıyor, onunla ilgilenen aile fertlerine ilgisiz kalmıyordu.

 

Can bir buçuk yaşına doğru fazlasıyla televizyon izlemeye özellikle şarkı kliplerinin olduğu müzik kanallarını izlemeye başlamıştı. Kanal değiştirildiğinde öfke nöbetleri geçiriyordu. Birkaç ay öncesine kadar Can göz kontağı kuruyor, birkaç kelime söyleyebiliyor, gülümsüyordu. Ancak iki yaşında çok sinirli bir çocuk olmuş, konuşmamaya, kendisine ve insanların yüzlerine bakmamaya başlamıştı. Beslenme saatlerinde Can artık eskisi gibi kucağa alınmak istemiyordu. Bakışları çok garipleşmişti. Bakarken bile delip geçen bakışları vardı. Bir arkadaşıyla telefonda bu konuyu konuşmuş ertesi gün bir çocuk doktorundan randevu almıştı.

 

Hastaneye gittiğinde muayene sırasında annelerinin yanında bekleyen 2 çocuk daha vardı. Çocuklardan biri 4 diğeri 2 yaşlarındaydı. 4 yaşındaki çocuğun elinde oyuncak arabası vardı ve sürekli tekerleğini döndürmekle meşguldü. Diğeri annesinin kucağında öne arkaya doğru sallanıyordu. İkisi de çok tatlıydı. Ama sanki yanlarında kimse yokmuş gibi davranıyorlardı. Sonra Can’a baktı. Adını koyamadığı bir duygu kapladı içini. Birazdan doktorun neler söyleyeceği konusunda bir fikri yoktu ama yaşadığı duygu tarifi imkansız bir sıkıntı yaşamasına neden olmuştu. 4 yaşındaki çocuğun annesine  baktı. Hiç sıkıntılı görünmüyordu nedense. 2 yaşındaki çocuğun annesi üzgün duruyordu. Yanlarındaki koltukta oturan çocuğun babası ise masanın üzerinden aldığı dergiyi okuyordu. Onun da üzerinde ilk bakışta belli olmayan bir sabırsızlık vardı.

 

Doktor Önce 4 yaşındaki çocuğu sonra da 2 yaşındaki çocuğu görmüştü.  Dışarı çıkan anne-babaların yüz ifadelerinden içeride neler olduğunu anlamaya çalışmıştı. Bazılarının yüzüne korku ve şaşkınlık ifadesi yerleşmişti. Doktor kapıya kadar geçirmişti aileleri. Sıra Can’a gelmişti. Doktor, kucağındaki Can’a elini uzatıp merhaba demiş o ise hiç kimse yokmuş gibi elindeki banka kartı ile oynamaya  devam etmişti.

 

Görüşme bittikten sonra doktor onları kapıya kadar geçirmişti. Dışarı çıktığında anne içerde söylenenlerini anlamaya çalışıyordu. Doktor, Can’da yaygın gelişimsel bozukluk belirtilerinin olduğunu ama EEG’sini de görmek istediğini söylemiş ve hemen özel eğitime başlanmasını istemişti. EEG? Özel eğitim? Neler oluyordu ?

 

Bir süre bu konu ile ilgili bilgi toplama çabası içine girmişti. Hem nedenlerini hem de özel eğitim olanaklarını araştırıyordu. Can’a özel eğitim aldırmak için otistik çocukların eğitim gördüğü bir kuruma gittiğinde 15-18 yaş otistik çocukları görmüştü. Koridorda bağırarak koşan 15 yaşlarında bir çocukla karşılaşmıştı ve çok etkilenmişti. Demek Can da büyüdüğünde kendini kontrol edemeyecek! Demek ki benim çocuğum da böyle olacak diye düşünmüştü. O zaman durumun ne kadar ciddi olduğunu anlamıştı. O günü takip eden birkaç gün içinde depresyona girmiş ve bir hafta hastanede yatmıştı. Dönem dönem de bu depresyonlar devam etmişti.

 

Depresyon dönemlerinde kendisini ve eşini çok sorgulamış, sorunun nedenlerini düşünmüştü. Hamileliği döneminde alkol almaya devam ettiğini ve bir depresyon geçirdiğini düşününce, nedenin bunlar olabileceği aklına gelmişti. Bununla birlikte son zamanlarda medyadaki ‘Kral Tv izleyen çocukların otistik olabileceği’ şeklindeki haberler de zihninde yankılanıp duruyordu. Kaygı, pişmanlık, çaresizlik içindeydi. Eğer strese girmeseydim, onunla daha çok zaman harcasaydım, daha yakından ilgilenebilseydim, sigara alkol kullanmasaydım, belki de bunlar olmazdı diye düşünüyordu.

 

Doktorla olan ikinci görüşmede kaygılarını dile getirmişti. İkinci görüşmeye baba da gelmişti. Hala sorunun neden kaynaklandığı ile daha çok ilgileniyordı. Belki nedeni bilinirse ona göre tedavi uygulanır ve Can eski sağlığına kavuşurdu. Doktorun söylediği cevap onun bu ümidini kırmıştı. Zor bir dönem geçirdiğinizi biliyorum diye başlamıştı söze. “Ama Can’ın etkilendiği bu sendromun nedeni tam olarak henüz bilinmiyor. Bu çocukların sosyal, iletişim problemlerinin yaşadığını biliyoruz. Can henüz iki yaşında yani gelişiminin çok hızlı olduğu bir dönemde. Erken çocukluk eğitimi çok önemli. Eğitimin bu çocuklarda başarılı sonuçlar verdiğini biliyoruz. Bir an önce erken eğitim aldırmalısınız. Çocuğunuzun iyi olması için size ihtiyacı var. Önce sizin iyi olmanız gerekiyor. Bu sadece sizin başınıza gelen bir şey değil, herhangi birimizin çocuğunda da olabilecek bir şey. Hayatta bazı şeylere müdahale etme şansımız yok maalesef, yaşadığınız bu durum da bu şeylerden biri” demişti.

 

Doktorun bu sözleri onları çok etkilemişti. Eşiyle işyerindeki bazı kararlar için tartışırlardı ama doktorun bu konuşmasından sonra ikisi de aynı şeyi düşünüyordu. Madem erken  eğitim çok yararlı o halde bir an önce başlayacaklardı.

 

Birkaç gün özel eğitim kurumlarını gezmiş ve hangisinin daha iyi olabileceğine karar vermişlerdi. Aslında kurumları gezerken hangi kritere göre seçeceklerini de bilmiyorlardı. Her gittikleri yerde kendilerini anlayacak birilerini aramışlardı. Sonunda bir kurum bulmuşlardı. Yoğun eğitimin sürüdüğü birkaç ayın sonunda Can  kısa bir süre için de olsa göz kontağı kurmaya başlamıştı. Bu onların doğru yolda olduğunun bir kanıtıydı. Kurumdaki çalışmalarla ilgili özel eğitimci bilgi veriyor, ev ödevi olarak yapacakları etkinlikleri sıralıyordu. Hepsini istekle evde yapıyorlardı Can ile.

 

Bir süre sonra evde de eğitimin devam etmesi için üniversite öğrencisi bir abla bulmuşlardı. Bu arada konu ile ilgili ne buluyorsa okumaya başlamışlardı eşi Ahmet Bey ile özel eğitim kurumlarının ve  üniversitelerin aile eğitim seminerlerine katılmış, aynı durumda olan ailelerle tanışmışlardı. Böylece dertleşebilecekleri, bilgi alışverişinde bulunabilecekleri insanlarla bir arada olma şansını da yakalamışlardı.

 

Evet, Can farklıydı. Ama hangi insan diğerine benziyor ki diye düşündü. Can biraz daha farklı sadece. Dört yıldır eğitim alıyordu. Hareketli bir çocuk ve kredi kartlarını elinde taşımak gibi bazı takıntıları vardı. Şimdi okuma yazma çalışmaları yapıyor. Can öğreniyordu. Yavaş öğreniyordu ama öğrendiğini görmek onları çok sevindirmişti. Eğitimin sonuçlarını almaktan büyük bir sevinç duyuyorlardı.

 

Can’ın altıncı yaş gününe bütün aile katılmıştı. Yeni öğrendiği ve söylemeyi çok sevdiği doğum günü şarkısını söyledikten sonra üfleme çalışmalarında aşina olduğu mumlara büyük bir istekle üflemişti. Can doğum günü şarkısını söylerken, babaanne gözyaşlarını tutamamıştı.

 

Zerrin Hanım Can’ın yanağına bir öpücük kondurduktan sonra odasından ayrıldı. Sabah olduğunda doğru yolda olduğunu bilmenin verdiği huzurla yeni bir gün başlayacaktı. Oğlunda gördüğü küçük gelişmelerle büyük sevinçler yaşayacaktı.

 

Kudrettin Açar

Marmara Üniversitesi

Atatürk Eğitim Fakültesi

Özel Eğitim Bölümü

Zihin Engelliler Öğretmenliği

 

MED-CEZİR

Hastane koridorunda çantasında yatan minicik bedenin üzerine yığılmaktan son anda eşim tutarak kurtarmıştı beni. Doktorun söyledikleri kulaklarımda çınlıyordu. Beynim adeta durmuştu. Bedenimden canım akıp gitmişti ya da halen tam olarak anlatamadığım bir şeyler bedenimi terk etmişti.  Cennetle cehennem arasında sıkışmış gibiydim. Öldüm de gidecek yerim yoktu sanki. Gidemedim... Avucumda Pelin’in elleri, bilmem  kaç dakikadır o minicik parmakları okşuyorum sadece. Milyonlarca düşünce içinde kocaman bir boşluk oluştu beynimde. Doktorun “Artık bebeği alabilirim” sesiyle bilmem kaç yüzyıllık düşüncelerden sıyrıldım. Pelin’in üzerindekileri çıkarırken kollarıma düşen damlalardan ağladığımın farkına vardım. Pelin’in alt çenesinin hafifçe titrediğini göz yaşlarımın arasından  görebildim. Hemşire onu aldı ve “Siz gidebilirsiniz, yarın sabah görüşürüz” dedi ve uzaklaştı..

           Dokuz ay boyunca her şey yolunda gitmişti. Aylık kontroller, testler, tahliller hepsi çok mükemmeldi. Doğum problemsiz gerçekleşmişti. Pelin ile birlikte eve dönmüştük. Pelin’in doğumunu kutlayan yakınlarımız, arkadaşlarımız, dostlarımız derken on iki gün geçmişti bile. On üçüncü günün sabahı Pelin’in ağlama sesiyle uyanmış, acıkmış olduğunu düşünerek hemen emzirmek için kucağıma almıştım. Fakat Pelin’in ateşi oldukça yüksekti. Hemen eşimle birlikte hastaneye götürdük. Aklıma asla kötü bir şey gelmemişti. Sadece üşütmüştür diye düşündüm. Kısacık sürecek diye düşündüğüm o muayene uzadıkça uzadı. Bizi odadan çıkardılar . Pelin’i muayene eden doktor dışında iki doktor daha odaya girdi. Bir şeylerin yolunda gitmediği belliydi. Korkudan kalbim çıkacak sanmıştım. Ne kadar zaman geçti hatırlamıyorum. Bizi odaya çağırdılar ve hayatımıza mühür vuran o iki kelimeyi bize söylediler “Kızınız menenjit”. Devamında da bu gün hala hatırlayamadığım bir sürü şey. O an hissettiklerimi yeryüzünün hiçbir dili ifade edemez.

 Pelin’i ilk gece yoğun bakım odasına aldılar ve bizi “Yapacak bir şeyiniz yok” diyerek eve gönderdiler. Pelin’in çantasını, giysilerini sımsıkı kucakladım eve geldik. O gece Pelin’in odasında yattım ve giysilerini kucağımdan kimseye vermedim. Kokusuyla bilmem kaçıncı kez katılarak, ağlayarak sarıldım ve kimseye vermedim. Sabahla birlikte aylar süren hastane hayatımız başladı. Herhalde insanın başka, bambaşka hayatların olduğunu, bambaşka dünya olduğunu hissettiği tek yer hastanedir. Yitip giden yaşamlar, pul olan paralar, duadan yapışan diller... Sabahı olmayan geceler, geçmek bilmeyen günler...Sırat ve med-cezir hayatlar. Pelin’in beyni su topluyordu. Kafası her geçen gün büyümeye başlamıştı. Sık sık ateşi yükseliyor, her gün serum takılı damarı patlıyor, yeni damar bulunmaya çalışılıyor, neredeyse vücudunda delinmeyen yeri kalmıyordu. Ayda bazen bir, bazen iki kez beyninden su alınıyor, beyin rahatlatılmaya çalışılıyordu. Bu olayı ilk kez yapıldığında olayın şaşkınlığıyla camın arkasından izlemiştim. Durumun ciddiyetini kavradığımdaysa, her su alınması gerektiği söylendiğinde hastaneyi terk etmiştim. Her şey gelip geçti ama bu olay yüreğimi delip geçti. Üçüncü ayın sonuna doğru Pelin’in başının sol tarafına bant takıldı. O ana kadar yaşadıklarımın şokuyla olsa gerek Pelin’in gelecekte yaşayabilecekleriyle ilgili bilgi sahibi olmak aklıma gelmemişti. O an için sadece iyi olması yeterliydi. Bu ameliyatla birlikte yavaş yavaş bu sorular aklıma takılmaya başladı. Pelin iyileşirse başına takılan bu alet problem çıkarır mıydı? Pelin’i gelecekte neler bekliyordu? Duyduğum cümleler beni öldürür sandım ama ölmedim. İkimizde yaşadık. Doktorlar kısaca “Bu süreçte biz elimizden gelenin en iyisini yaptık. Kızınızın iyileşmesi bir mucize sayılır. Bu yüzden çok mutluyuz. Ancak beyindeki bazı hücreler büyük ihtimalle fonksiyonlarını yitirmiş olabilirler. Zaman bize bunu gösterecek” açıklaması yaptılar.

 Bu durumdaki bir annenin duyguları nasıl anlatılır ki? Şok, kızgınlık, öfke, kırgınlık, terkedilmişlik, yalnızlık... Öfkelenmek, şoktan sonra en şiddetli hissettiğim ikinci duyguydu. Bir gün  çok sevdiğimiz bir arkadaşımız dört yaşındaki çocuklarını alarak ziyaretimize gelmişlerdi. Telefonla beni aşağıya çağırdılar. Merdivenlerden inerken aşağıda eşimin arkadaşımızın oğlunu kucağına aldığını ve gülerek ona sarıldığını gördüm. O an geri dönmek istedim, dönemedim. Eşimden, arkadaşlarımızdan, çocuklarından herkesten nefret etmiştim. Eşim bana ihanet etmişti. Bizim kızımız yukarıda yatarken ve biz onu bir sürü hortumdan kucağımıza bile alamazken nasıl olur da başkasının çocuğunu kucağına alırdı? Kendime ve duygularıma inanamamıştım ama hayatımda o ana ve bu ana kadar kimseden eşimden o an nefret ettiğim kadar etmemiştim. Bu duygularımın çok uzun süre devam ettiğini hatırlıyorum.

 Hastanedeki ilk hafta Pelin’i camlı bölmenin arkasından da olsa görebilmek için hiç uyumadım. Üç günün sonunda bana bir saat yanına girme izni verdiler. Yerden yüksekte ayaklı bir sepetin içinde yatıyordu Pelin. Yanına bir sandalye koydular oturmam için. Oturdum. Ne kadar süre geçti bilemiyorum ama yüzüme damlayan bir damla su ile uyandım. Hemşire Pelin’in serumunun içine iğnelerini yapıyordu o anda da serumdan bir damla su yüzüme damlamıştı. Hemşire “Gidin, dinlenin siz daha doğumdan yeni çıktınız sayılır kendinize de bakmak zorundasınız. Hem daha fazla kalmanız yasak biliyorsunuz” demişti. Gitmedim. Gidemedim. Sanki oradan uzaklaşırsam Pelin’de benden uzaklaşır, gidiverir gibi geliyordu. Annem her ziyaretime geldiğinde “Sen evladına üzülüyorsun, ben de kendi evladıma üzülüyorum. Her şey Allah’tan. Kızım sen ölüyorsun, bitiyorsun, gel etme yemek ye, dinlen evinde kal birkaç gün ben burada beklerim zaten içeriye de almıyorlar, yazık etme kendine” diye defalarca yalvardı. Ayrılmadım. Ayrılamadım. Yaşamayı, gezmeyi, eğlenmeyi, şarkıyı, güzel olan her şeyi kısaca hayata dair her şeyi çok severdim. Dört ayın sonunda hastaneden çıktığımızda eşim bizi arabaya bindirdi. Teybin düğmesine dokunurken gözlerimle izlediğimi hatırlıyorum. Düğmeye dokunduğunda çıkan ses tüylerimi diken diken etmişti. Dehşetle fark ettim ki ben dört ay boyunca dünyada şarkı, oyun, eğlence yani Pelin dışında ne varsa her şeyi unutmuştum. Eşime teybi kapatmasını söyledim. Neden bilemiyorum ama o şarkıyı bu gün hala dinlemem. Bana o günleri hatırlatır. Benim o günlerden aklımda bir çift kara göz, ateşini düşürmek için soyundurup kasıklarına soğuk tampon koyduğumda titreyen küçücük çene, patlayan damarların şişirdiği yeryüzünün en tatlı elleri ve “Pelin ne olur bir gün bana anne diye koş” yakarışlarım var. Yani sadece Pelin var.

 Pelin bu gün on yaşında. Bana “Anne” diye koştu. Akranlarının koştuğu ve “anne” dediği zamandan daha geç ama koştu. Bu gün Pelin’in bazı söylediklerini sadece ben anlayabiliyorum ama Pelin benim hayatıma koştu önemli olan bir tek bu. Biz Pelin ile gülmeyi, oynamayı, sevmeyi ve şarkıları yeniden keşfettik. Her gün yeni keşiflere yol alıyoruz birlikte . Minik elleri hala ellerimde...

 Şükran Çetinkaya

Marmara Üniversitesi Özel Eğitim Bölümü

Zihinsel Engelliler Öğretmenliği

 

NEŞE ‘Mİ GERİ VERİN

 

Dört yaşıma bastığım gündü. Babam işten döndüğünde elinde kocaman bir bebek vardı. “Al bakalım bunu, bu bebek senin, nasıl istersen öyle büyüt” dedi. Öyle güzel bir şeydi ki; uzun siyah saçları, al al yanakları, mavi mavi gözleri ve ufacık dudakları vardı. Elleri yumuk yumuk, parmakları minicikti. Her yere onunla giderdim, sanki o bende değil, ben onda can bulurdum.

 

Onu alıp yatağıma yatırır, üşümesin diye de üstünü sıkı sıkı örterdim kendi yorganımla. Çoğu gece de “Üzeri açılırsa üşür ve kendi üzerini örtemez” korkusuyla uyuyamaz, tüm gece beklerdim başucunda. Yemekler pişirirdim ona her gün. Onu doyurur, her ihtiyacını karşılardım düşünmeksizin. Onunla oyunlar oynardım, yemek saatinde kucağıma alır, masaya kadar taşıyıp, masada yanımdaki sandalyeye oturturdum. Yemek yedirmeye çalışırdım çay kaşığıyla, ağzını açmıyor diye de söylenirdim hep. Bir de bu yetmezmiş gibi özür dilerdim onu kırdığım için. Çok yoruyordu beni. Ah keşke hareket edebilseydi…

 

Yıllar geçti ilkokul, ortaokul, lise ve üniversiteye hazırlık dönemimde hiç vazgeçmedim bebeğimden. Ben onu büyüttüm, o da beni büyüttü. Artık ona bakmakla, onu sevmekle yetinemiyor; onun gibi bir bebeğim olsun istiyordum.

 

Anne olsaydım ve böyle bir çocuğum olsaydı ikimiz de çok şanslı olacaktık; çünkü o, beni sonsuz bir sabırla dinliyor; ben de onun her ihtiyacını o daha belli etmeden karşılıyordum.

 

Eşimle üniversite yıllarımda tanıştık. Önce birkaç yıl flört, sonra söz, nişan, düğün derken üniversite biteli üç yıl olmuştu ve biz evliydik. Mesleğimde ilerlememi istiyor ve herzaman kararlarıma saygı duyuyordu.

 

Bir gün eski okul arkadaşlarımla buluşmaya karar verdik. Tüm gün gezdik, alışveriş yaptık, yemek yedik ve inanılmaz eğlendik. Yoğun geçen bir günün ardından yorgun bir şekilde eve gelip televizyonun karşısına uzandım. Bir iki saat sonra uyandığımda iyiydim. Ama kendimi inanılmaz aç hissediyordum, sanki günlerdir yemek yememiştim. Mutfağa yöneldim. Mutfak camından gelen kızarmış patates kokusu midemi bulandırdı; oysa ne de çok severdim kızarmış patatesi. Hiçbir şey yiyemedim mide bulantısından.

 

Birkaç gün bu şekilde geçti, yüksek lisans için başvuracağım gündü… Taksimdeydim… Etrafa bakına bakına yürüyordum, biraz da heyecanlıydım. Başım döndü bir anda, gözlerim karardı. Yorgunluk ve heyecandan sandım. Sık sık olurdu bu üniversite yıllarımda, alışkındım. Devam ettim yoluma az sonra tekrar başım döndü gözlerim karardı ve kendime geldiğimde karşımda eşim ve bir doktor duruyordu. Yoldan geçen bir genç beni hastaneye getirmiş, cep telefonumla da eşime haber vermişti. Tahliller yapılmıştı. Sonuçlar alındığında hamile olduğum ortaya çıktı. Bu nasıl da aklımıza gelmemişti daha önce? Çok sevindik tabii. “Yıllardır hayalini kurduğum o boncuk gözlü kız geliyor mu yani, yolda mı doktor bey?” dedim şaşkınlık ve heyecanla. Doktor güldü. “Tabii ki hayalinizin gerçekleşmek üzere olduğunu söyleyebiliriz; ancak kız olup olmayacağını belirtmek için henüz çok erken” dedi. Gülmeye başladık. Eşim “Aman eli ayağı düzgün olsun da gerisi boş” dedi. Hep beraber “Amin” dedik ve birkaç saniyelik sessizlikten sonra doktorun tebrik ve önerileri eşliğinde ayrıldık hastahaneden.

 

Bu haberi ilk olarak bebeğimle paylaştım. “Boncuğum bak sana kardeş geliyor” dedim ona. Bebeğimi kobay olarak kullanmaya başlamıştık; üzerinde provalar yapmaya başladık bir süre sonra. Ben altını temizliyordum, eşim de üzerini değiştiriyordu. Öyle çok eğleniyorduk ki. Onu o kadar çok istiyor ve öyle sabırsızlıkla bekliyorduk ki, dokuz ay hiç bitmeyecek gibiydi. Ama bitti, o gün geldi ve doğumhanede hazırdım doğuma. Doğum başarı ile sonuçlandı. Hiçbir aksilik çıkmamıştı. Odama alındığımda etraf çiçeklerle doluydu. Yatağıma yatırdı beni hemşireler. Ziyaretçilerim vardı… Annem, babam, ağabeyim, yengem ve daha sayamadığım onlarca kişi. Odam hiç boş kalmıyordu. Bayram yeri gibiydi o hastane odası bizim için.

 

Onu ilk gördüğümde ağlamaya başladım. Hemşire onu kucağıma verdiğinde heyecandan tutamıyordum. Ellerim titriyordu. Eşim gelip yanı başıma oturdu. İkimizin de hayali gerçekleşmiş, eli ayağı düzgün sağlıklı bir kızımız olmuştu. Adını “Neşe” koyduk bebeğimizin. Neşe getirmişti o bize, bundan daha anlamlı bir ad gelmedi o an aklımıza.

 

Yeğenimin koşarak odama girişini asla unutamam. O zamanlar daha 5 yaşındaydı. “Halacığım, halacığım… Duyduğuma göre kızın olmuş, çok sevindim. Senin artık gerçek bir bebeğin olduğuna göre, bu bebeği bana verirsin değil mi?” diyerek girdi odama, elinde oyuncak bebeğimle. Gülümsedim, ondan ayrılmam zor olacaktı. “Tabii” dedim “Al senin olsun, onu istediğin gibi büyüt yeniden”. Bana baktı; önce teşekkür edip sarıldı ve “Merak etme size gelirken yanımda getiririm hep, hem sen de özleyince gelirsin onu görmeye” dedi.

 

Artık benim gerçek bir bebeğim vardı. Dünya tatlısı bir bebekti, siyah tüy gibi saçları, al al yanakları, ufacık dudakları vardı; lacivert gözleri pırıl pırıl parlıyordu; elleri yumuk yumuk ve parmakları minicikti. Tıpkı oyuncak bebeğim gibiydi yani. Ona yemek yapıyor, onu besliyor, geceleyin üzeri açılıp da üşümesin diye baş ucunda bekliyordum. Yemek saatinde onu masaya taşıyor, mama sandalyesine oturtuyor ve onu oyuncak bebeğimi beslediğim gibi besliyordum.

 

Aylar bu şekilde geçti bebeğim büyüyordu. Sessiz, uslu ve sevimli bir kızdı Neşe. Genel kontrol için doktora gittiğimiz bir gün doktor bana baktı ve “Oturun lütfen” dedi. Karşılıklı oturup konuşmaya başladık. “Çocuğunuzun gelişimi git gide yavaşlıyor hanımefendi, bedensel gelişimi normal gibi görünse de bazı sorunlar var. Yapmasını beklediğimiz çoğu davranışı yapmakta zorlanıyor, bir çok davranışı ise hiçbir şekilde yapmıyor; bunun nedeni zihinsel gerilik olabilir. Bence bir nöroloğa başvurun”. Gerisini dinleyemedim. Kendimi hiç o konuşma sırasında hissettiğim kadar suçlu ve sorumlu hissetmemiştim daha önce. Hiçbir şey duyamadım, göremedim bir süre; bir anda hem sağır, hem kör olmuştum sanki.

 

Nasıl da fark edememiştim daha önce. Bebeğim acıktığını, susadığını, sıkıldığını belli eden hiçbir davranışta bulunmuyordu. Onun acıkıp acıkmadığını merak etmemiştim ki ben hiç, yemek saati geldiğinde, acıkmış olduğunu düşünerek dayıyordum memeyi. Yatma saatine ben karar veriyordum. Yatağa yatırıp üzerini örtüyordum ve sabaha kadar hareketsiz kalması farklı gelmiyordu bana. Sese ve ışığa karşı duyarsızlığı, çok fazla ağlamayışı, emme refleksindeki zayıflık, Banyo yaparken gözüne sabun kaçsa bile elleriyle gözünü ovuşturmaması hiç korkutmamıştı beni. Öyle alışmıştım ki oyuncak hareketsiz bir bebekle yaşamaya. Neşe’nin davranışları oldukça normal geliyordu bana. Oysa hiç de normal değildi bunlar.

 

Neşe iki yaşına geldiğinde; uzun, siyah ve kıvırcık saçları vardı, gözleri mavi mavi ve yanakları al aldı, ufacık dudakları, yumuk yumuk elleri ve minicik parmakları vardı. Oyuncak bebeğim gibiydi yani; üstelik artık hareket de etmiyordu. Arada sırada bilinçsizce hareketler yapıyor ama tıpkı oyuncak bebeğin desteğinden kurtulup düşmesi gibi düşüveriyordu yatağa; hemen koşup düzeltirdik onu. Sık sık gezmeye çıkardık birlikte, etraftakiler ilgi ile bakardı Neşe’ye “Aaa baksana şu çocuğa ne kadar güzel maşallah sanki oyuncak bebek” derlerdi. Bu söz beni öyle çok üzerdi ki tahmin edemezsiniz. Benim suçumdu bu, oyuncak bebeğim gibi bir çocuğumun olmasını istememeliydim Tanrı’dan. Neşe, yaşıtlarından çok farklıydı. Neşe ve ben dışında herkes bunu fark etmişti, ama ben hiç konduramadım bunu kızıma. Kendimi suçladım içten içe, eşimi, hatta babamı. Niçin o bebeği armağan etmişti bana, niçin o bebekle büyümeme izin vermişti. Niçin yeğenimin gelişimini izletmemişti ağabeyim ve yengem bana, niçin annem uyarmamıştı beni, eşim niçin düzeltmemişti yanlışlarımı? Herkesi suçluyordum, en çok da kendimi…

 

İtiraf etmeliyim ki ilk birkaç ay Neşe’den – Daha doğrusu, engelli bir çocuğa sahip olduğum için kendimden – utandım. O’nu sakladım, özürünü gizlemeye çalıştım. Bir süre sonra bunun pek de işe yarar bir yol olmadığını fark ettim. Bu O’na, bana ve ailemize zarar veriyordu. Zaman aleyhimize ilerliyordu.

 

Geleceğimden vazgeçtim, geçmişimi unutmaya çalıştım. Bazen hayal kırıklığı, bazen isyan, çoğu zaman pişmanlık ve öfke hissettim. Eşimle sorunlar yaşamaya başladık. O biliyordu bunun bizim suçumuz olmadığını, ama ben buna bir türlü inanamadım. O daha minicikti, böyle olmamalıydı, biz bunu hak etmemiştik. Zaman aleyhimize ilerlerken evde boş boş oturamazdım. Kızıma –aslında daha çok bana - yardım etmem gerekiyordu. İçine düştüğümüz bu kuyudan çıkmanın elbet bir yolu olmalıydı. Zor da olsa, yorucu da olsa elbet bir gün kızımın oyuncak bebeğimden bir farkı olacaktı. Sabretmem gerektiğini ve yılmadan çalışmam gerektiğini biliyordum. Ama benim yalnız başıma verebileceğim bir mücadele değildi bu. O yüzden bir özel eğitim kurumuna danışmaya karar verdim. Okul okul, merkez merkez gezdik. Kim nereyi söylese, nereyi önerse kendimizi orada bulduk. Çoğu yer Neşe’yi kabul etmedi. Bazıları ise sırf ticaret için kabul etti okuluna Neşe’yi. Sömürülmeye öyle hazır bir haldeydik ki. Neredeyse hiç paramız kalmamıştı. Neşe’nin eğitim giderlerini karşılayabilmek için evimizi satmıştık. Zaten çok yüksek gelirli bir aile değildik. Ama kızımızın sağlığı ve ağzından çıkacak tek bir kelime için ölmeye hazırdık. .

 

Bir gün kızımla gezinirken bir bayanla karşılaştım. Neşe ile konuşmaya çalıştı. Neşe tepki vermeyince durumu anladı. Nasıl oldu bilmiyorum ama sanki sezmiştim onun hayatımıza yön verecek kişi olduğunu. Bir anda anlatmaya başladım hikayemizi ona. Gülümsedi ve bir özel eğitimci olduğunu, istersek Neşe’ye elinden geldiğince yardım edebileceğini söyledi. Kartını verdi ve gitti. Birkaç yıldır o bayanla çalışıyoruz. O’na “Lütfen Neşe’mi geri verin bana” dediğim günü hatırlıyorum. O günden sonra farklı bir sayfa açıldı hayatımızda.

 

 Ağır derecede zihin engelli bir çocukla yaşamaya alıştık bir süre sonra. Ve onu yaşatmaya çalıştık. Kızımın 10 cm uzağındaki bir nesneye elini uzatışını izlemek bizi mutlu etmeye yeter oldu zamanla.

 

Oyuncak bebeğimden farklı özelliklerini ortaya çıkarmak için elimizden gelen her şeyi yaptık. Bol bol kitap okuduk. Neşe ile birlikte biz de geliştik, biz de öğrendik. Şimdi o gün yolda karşılaştığımız özel eğitim öğretmenine bir “teşekkür” borçlu olduğumu hissediyorum. Çünkü O da Neşe’yi en az benim kadar düşündü, onunla sonsuz bir sabır ile çalıştı. Ve sonucunda Neşe’mi bana geri vermeyi başardı.

 

Neşe şimdi 6 yaşında. Tek sözcük ile de olsa kendini bize anlatabiliyor. İsteklerini ifade etmeye çalışıyor ve artık onu benim dışımda başkaları da anlayabiliyor. Arkadaşları var birkaç tane, onlar oyun oynarken Neşe de katılıyor arada sırada oyunlarına. Gülüyor, hatta kahkaha atıyor. Bazen ağlıyor bazen ise suratını asıyor. Doktorlar Neşe’nin hızla geliştiğini müjdelediler bize. Kızımın oyuncak bebeğimden bir hayli farkı var artık. Neşe şimdi daha umut verici bir hayat sürüyor ve geleceğe umutla bakıyor. Tabii bu o bayan ve onun gibi düşünen özel eğitimciler sayesinde.

 

Teşekkür ederim Neşe ve Neşe’nin durumundaki tüm çocuklar ve ailelerinin adına.

 

                                                                                 Talar KALAYCI 

SESSİZ DÜNYA

 

Evlendiğimizde 20 yaşındaydım. Eşim 23 yaşındaydı. İkimiz de henüz daha çok gençtik. Eşim muhasebe işleri ile uğraşıyordu. İlk yıl çocuğumuz olmadı. Bu olayı ilk başlarda normal karşıladık; fakat zaman geçiyordu ve ben hala çocuk sahibi olamıyordum. Hemen bir doktora gittik. Doktor problemin bende olduğunu söyledi. Çocuk sahibi olmamın zor olduğunu; fakat bunun için çaba sarf edeceklerini belirtti. Tedavi görmeye başladım. Aradan 5 yıl geçti; fakat ben hala çocuk sahibi olamamıştım. Tedavi masrafları iyice artmaya başlamıştı. Eşimin babasından kalma evimiz ve arabamız vardı. Evimizi, masrafları karşılamak için satmış elimizde bir tek arabamız kalmıştı. Eşim bana belli etmese de çok üzüldüğünü biliyordum. Boş zamanlarımda hep çocuk bahçesine gidiyordum. Tek hayalim neydi biliyor musunuz? Bir çocuğumun olması ve bana anne demesi. Yıllar akıp geçti. Eşimle evleneli 10 yıl olmuştu. Elimizde olan son şeyi arabamızı da satmıştık. Ama değerdi biliyor musunuz? İnanın her şeye değerdi…

Doktora muayeneye gittiğimizde müjdeli haberi verdi. Artık çocuğum olabilirdi. Eşimin yüzünü görmeliydiniz. Bayram yerine dönmüştü. Deli olmuştu sanki! Hemen tedavilere başladık ve dört ay sonra hamile kaldım. On yıldan sonra çocuk sahibi olmanın heyecanını anlatamam. Dokuz ay sanki hiç geçmedi. Bir an önce çocuğumu kucağıma almak istiyordum. Ona dokunmak, en çok da büyüyüp anne deyişini duymak istiyordum. Bunun için her şeyimi feda edebilirdim.

Doğum yapmış, çok tatlı bir kızım olmuştu. İlk ayları normal geçti. Kızımda bir farklılık olduğunu anlamadık. Sadece bazen ufak tefek şüpheler içinde oluyorduk. A.D.’nin işitme engelli olduğunu hiç düşünmedim, daha doğrusu böyle bir şeyin benim başıma geleceğini tahmin bile etmiyordum.

On iki aylıkken A.D.’nin işitme engelli olduğunu fark ettim. Hiçbir şeye tepki vermiyordu. Onu ismi ile çağırdığımda bakmıyordu. Bir keresinde yanımızdan geçen bir araba korna çaldı. Ses o kadar yüksekti ki korkmuştum; fakat A.D.’nin gözünü bile kırpmadığını fark ettim.

A.D.’yi hemen bir doktora götürdüm. Doktor çocuğumun kulaklarının duymadığını söyledi ve daha geniş bir araştırma için başka bir hastaneye sevk etti. Yaşadığımız yer küçük bir kasabaydı. Eşim her gün çalıştığı için A.D.’yi doktora ben götürüyordum. Bu kez eşimle birlikte gittik. Doktor A.D.’ye bazı incelemeler yaptı. O da bir önceki doktorun söylediklerini söyledi. Yani: “Çocuğunuz işitme engelli.” Bir de bilmediğim, daha önce hiç duymadığım total kelimesini de ekledi. Kendimi büyük bir boşlukta hissettim o an. Kızıma baktım, bana gülüyordu. Etrafına gülücükler saçıyordu. Bense donup kalmıştım. Doktor kızım için bir şey yapamayacağını, kızımın hiçbir zaman duyamayacağını söyledi. Ne kadar uğraşırsam uğraşayım A.D.’nin konuşamayacağını ekledi. A.D.’nin işitme engelli olduğunu duyduğumda sanki dünya durmuş dönmüyordu. Doktorun odasından nasıl çıktık, eve nasıl gittik, eşim de ben de bilmiyorduk. Eve dönünce kızımı yatırdım. Eşimle tek bir kelime bile edemeden ağlamaya başladım. Kendimizi çok yalnız hissediyorduk. Ne yapacaktık, kızımız ne yapacaktı, çevremizdeki insanlara ne söyleyecektik? Kafamızda onlarca soru vardı cevabını bulamadığımız.

Günler geçiyordu; ama ben hala şoktan kurtulamamıştım. Böyle gitmeyeceğini de biliyordum. Bir an önce bir şeyler yapmalıydık. Birilerinden yardım istemeliydik. Eşim, her şeye rağmen dimdik ayakta idi. Bana bunların geçeceğini her şeyin yoluna gireceğini söylüyordu. O olmazsa ne yapardım bilemiyorum.

İlk iş olarak, A.D.’yi iyi bir doktora götürdük. Gittiğimiz doktor bizimle çok ilgilendi. İlk başta içimizde bir tereddüt vardı. Ya daha önceki doktor gibi davranırsa diye. Şükürler olsun ki bunların hiçbiri olmadı. A.D.’ye bir sürü testler yapıldı. Kızımın total sağır olduğunu, yani duyma kalıntısının hiç olmadığını yeniden öğrendim.

Kızıma sanki işitme engelli değilmiş gibi davrandım. Sürekli araştırma yaptım. Küçük bir yerde yaşıyorduk. İl merkezine sık sık gidiyor, A.D.’nin durumu ile ilgili kitaplar alıyordum. Bunların hepsini okuyor, bir taraftan da uygulamaya çalışıyordum. Okuduğum kitaplar sayesinde yalnız olmadığımı, benim gibi birçok annenin olduğunu öğrendim.    

Çevremizdeki insanların söyledikleri, beni ilk zamanlarda çok etkiliyordu. Kızım büyüdüğünde onunla konuşurken sürekli el kol işaretleri kullanıyorlardı. Sanki A.D. onları anlamayacakmış gibi davranıyorlardı. Yüksek sesle bağırarak konuşuyorlardı. Bu durum beni çok üzüyordu.

Çevremizde onun gidebileceği bir okul olmadığı için, A.D. 6 yaşına geldiğinde onu bir ana sınıfına yollamaya karar verdik. Ana sınıfı kurumu, A.D.’nin işitme engelli olduğunu öğrenince kayıt yaptırmak istemedi. Velilerin bunu istemeyeceğini öne sürdü. Müdüre yalvararak, okula kabul etmesini istedim. Müdür, kabul edeceklerini; fakat herhangi bir huzursuzlukta hemen çıkarılacağını söyledi. En başta alınmamasının en büyük sebebi de okuldaki öğretmenlerin, işitme engelli bir çocukla uğraşmak istememeleriydi. Kızım o kadar tatlı, o kadar azimliydi ki bütün öğretmenlerini şaşırtmıştı. Öğretmenlerinin ve arkadaşlarının hepsi onu çok seviyordu. Okul yaşı geldiğinde aynı zorlukları burada da yaşıyorduk. Okul müdürü, A.D.’yi okula kaydettirme konusunda çekingen davrandı. Hiçbir öğretmeninin onunla ilgilenmeyeceğini söyledi. Zorla A.D.’yi okula kaydettirdik. Öğretmeni onu sınıfın en arkasına oturtmuştu. Sınıfta olup bitenden hiçbir şey anlamıyordu. Sınıfta yapılması gerekenlerden hiç biri yapılmadığı için, kızımda gelişme olmuyordu. Daha sonra okulun öğretmenlerinden Zeynep Hanım, kızımı gönüllü olarak sınıfına almak istedi. Onunla ilgileneceğini ve bana yol göstermek için elinden geleni yapacağını söyleyince, kurumuş olan topraklarıma yağmur yağmaya başladı. Kızım da artık bu topraklarda yetişecekti. Zeynep Hanım’ın hakkını nasıl ödeyeceğimi bilemiyorum.

Doktorumuzun da yardımı ile okulun dışında ufak tefek eğitimler aldı. Dudaktan okuma çalışmaları uygulandı. Kendi yapabildiğim kadarıyla A.D. ile birlikte ayna karşısında çalışmalar yaptık. A.D.’nin elini benim gırtlağımın üzerine, benim elimi de onun gırtlağının üzerine koyup çıkardığım sesleri çıkarmasını istiyordum. Uzun vadede bu eğitimlerin çok yararını gördü. A.D.’nin öğretmeni Zeynep Hanım, onu sınıfın en ön sırasına oturtmuştu. Öğretmenin yüzünü daha kolay görebiliyor, öğretmenin söylediklerini dudaktan okuma yardımı ile biraz da olsa anlayabiliyordu. Zeynep Hanım, kızımı diğer öğrencilerden hiçbir zaman ayırmadı. Okulda gün içinde boş kaldığı her an, A.D.’nin bir şeyler öğrenebilmesi için onun eğitimine devam etti. Ben de evde Zeynep öğretmenin ve doktorunun söylediği her şeyi yapmaya çalışıyordum. Elimden geldiğince onu boş bırakmamaya, her geçen dakikayı değerlendirmeye çalışıyordum. Tabii ki bunları tek başıma yapamazdım. Eşimin büyük desteğini aldım. Yanımda olduğunu bilmek bile bana çok büyük bir destekti. Çevremizdeki insanlarda ilk baştaki o kötü izlenimin olmadığını hissettim. Artık kızıma karşı daha yakınlar. En azından onu ciddiye alıyorlar. Onun da hayatın, hayatımızın bir parçası olduğunu kabul ediyorlar. En çok da kızımın azmi ve hayata bağlılığı onları etkiliyor.

Hayatta sahip olmak istediğim tek şey bir çocuğumun olması ve bana anne diyebilmesiydi. Kızımın bana hiçbir zaman diyemeyeceğini biliyorum; ama o azimli kızın, benim kızım olduğunu bilmek binlerce anne kelimesine bedel!

 

 

                                                                                            

 

Deniz Çam

 

                                  K.T.Ü. Fatih Eğitim Fakültesi Özel Eğitim Bölümü

                                  İşitme Engelliler Öğretmenliği

 

 

                                                             SEVGİ İLE… 

Çocuklarınızla aranızda bir takım problemler mi var? Ben size bugün mükemmel bir varlığı anlatacağım; bu kızım Ateş. Onunla tanışmak umarım hoşunuza gider. Çünkü sorunlarla baş etmenin anahtarını onda bulacaksınız. Şu an zihninizden “Özürlü bir çocuk bana ne öğretebilir? ”diye geçiyorsa dinleyin. Eminim ki; dinlediğinize pişman olmayacaksınız.

Ben 23 yaşında evlendim, Ateş’in babasıyla. Çok mutlu ve iyi giden bir evliliğimiz vardı, tek eksiğimiz bir çocuktu. Ne kadar istediysek de bir türlü çocuğumuz olmuyordu. Birçok doktora gittik ve ikimizde de biyolojik olarak çocuk sahibi olmamıza engel olacak hiçbir soruna rastlanmadı. Evleneli 6 yıl olmuştu ve çocuğumuz olmuyordu. Son zamanlar sık tartışır olmuştuk ve evliliğimiz bitmek üzereydi. Fakat tam 30 yaşıma girdiğim gün hamile olduğumu öğrendim. Hayatın hemen hemen yarısına gelmiş bir anne adayıydım. Eşimin işyerine koştum ve ona hamile olduğumu söyledim. İlk önce inanmadı, inanamadı. Tam yedi yıldır bir çocuğa sahip olmak istiyorduk ve bir türlü o çocuğa sahip olamıyorduk. Hiç ummadığımız bir anda, tam da evliliğimiz bitmek üzereyken, en güzel doğum günü hediyesini, anne olacağım haberini aldım. O gün evliliğim de kurtuldu. Ben yalnız başıma kesecektim doğum günü pastamı, daha doğrusu öyle olacağını düşünüyordum. Fakat bizi tebrik etmek isteyen dostlarımızla dolup taşıyordu evimiz. Bir çocuğa sahip olmak için en uygun yaşı seçtiğimi söyleyip, bir çocuğa sahip olmanın güzelliğinden bahsediyordu insanlar.

           Ben stresten ülser olduğumu düşündüğüm için gitmiştim doktor’a, o ise bana;

- Siz ülser değil, hamilesiniz. demişti.

Böyle büyük bir olayı, böyle basit bir cümleyle açıklayabiliyordu doktorlar. Hamileliğim süresince her şey harika gitti. Tekrar o eski, mükemmel hayatıma kavuşmuştum.

           16 Ocak 1994 tarihinde o minicik, tatlı, şirin, meleği kollarımın arasına verdiler, çektiğim tüm acıya değmişti, kızım Ateş’i kollarıma aldığımda fark ettim bunu. Çok zor bir doğum olmuştu benimkisi. Belki de tüm doğumlar zordu da, bana dayanılmaz gelmişti. Oysa Ateş’i kollarımın arasına aldığımda hiçbir şeyin böyle güzel olamayacağını ve bu kadar güzel bir şey için çektiğim acının az bile olduğunu düşünmüştüm.

           Herkes Ateş’e isim koymak istiyordu. Fakat ben ona adını vermiştim. Yine de kimse benim koyduğum ismi onaylamıyor ve her kafadan bir ses çıkıyordu. En sonunda herkesin düşündüğü ismi bir kâğıda yazmasına ve yeşil bardaktan bir kâğıt çekilmesine karar verdik. Ve doktordan bardaktan bir kâğıt çekmesini rica ettik. Çıkan isim Ateş’ti. O an çok mutlu olmuştum çünkü Ateş benim yazdığım isimdi.

           Ateş’imizi aldık ve evimize gittik. Bugün aşkımızın bayramıydı. Ateş’e sahip olabilmek için geçirdiğimiz her yıl için bir kurban kestik. Yedi kurbanlı doğdu Ateş. Yedi hayvanın kanını akıttık, tek varlığımıza Ateş’imize bir şey olmasın diye. İlk zamanlar her şey çok güzeldi. Bir altıntopumuz, kızımız olmuştu. Bal sarısı gözleriyle bakıyordu bana tatlı tatlı. Fakat bu mutluluğumuz uzun sürmedi. Bal gözlü Ateş’imizin gelişiminde bir gerilik olduğunu fark ettik. Altıntopumuz, bal gözlümüz, Ateş’imiz rahatsızdı. Şok olmuştuk, inanamıyor, inanmak istemiyorduk. Hayat büyük bir bina misali üzerimize yıkılmıştı. Ateş’in gelişimsel bir gerilik içinde olduğunu kabul etmemek için çok direndik. Birçok doktora, psikiyatrist’e, gittik ve sonuç hep aynıydı. Ateş orta derecede mental retardasyona yani zekâ geriliğine sahipti. Zekâ geriliği demek gücüme gittiği için mental retardasyon demeyi tercih etim uzun zaman. Hep inkâr ettim, o benim parçamdı ve hiçbir şekilde gerilik gösteremezdi. İnkâr ettim çünkü böyle bir şey olamazdı. O bal gözlü, küçük melek, evimizin neşe kaynağı rahatsız olamazdı. Ben Ateş’in hiçbir sorun yaşamadığını şiddetle savunurken, Ateş beni yalanlarcasına konuşmuyor, oyuncağını almak için hareket etmiyordu. Dünya artık dönmüyordu benim için, hayat ilerlemiyordu. Her günüm büyük bir acıyla doluydu.

           Sonraları yapacak hiçbir şeyim olmadığını düşünmeye başladım. Evet; Ateş zihinsel engelliydi ve bunu düzeltmenin hiçbir çaresi yoktu. O süreç içinde Tanrı’ya çok isyan ettim.

           “Neden ben, neden biz Tanrım? Neden beni bu dünyada böylesine cezalandırıyorsun Tanrım? Benim günahım böyle büyük müydü? İnsanların canını çok mu yaktım, sen de bana böyle büyük bir acıyı verdin?” diye haykırıyordum sürekli. Ateş’im hasta değildi, bir hastalık değildi zihinsel engel ve hiçbir ilaçla, hiçbir ameliyatla tedavisi yoktu. Bense Ateş’in hiçbir zaman normal çocuklar gibi konuşup gülemeyeceğine inanıp hayatı kendim için daha da zorlaştırıyordum. Kendimi dünyanın en kötü hapishanesinde, küçücük bir hücrede, her yanımı zincire vurmuşlar gibi hissediyordum. Ben böyle düşündükçe eşim de beni suçluyordu.

           “Bak bunun tek suçlusu sensin. Başımıza bu haller senin yüzünden geldi, senin yüzünden…” diye bağırıyordu. Sürekli kavga eder olmuştuk. O beni suçluyordu, ben Tanrı’yı. Ama zaman içinde kayboldu tüm bu duygular. Artık birbirimizi suçlamıyoruz, Tanrı’yı da... Kimseyi suçlamıyoruz.

           Ateş için araştırmalar yapmaya başladım. Ne yapılırsa? ne olursa? Ateş’imiz daha iyi olurdu. Bulduğum her kaynağı okuyor, Internet sitelerini araştırıyor, doktorlardan, özel eğitim okullarından, yollarda gördüğüm ailelerden destek istiyordum. Daha önce Ateş’in engelli olduğunu söyledikleri için bozulan dostluklarımı düzeltmeye çalışıyordum. Ateş’in engelli olduğunu kabul edebilmek için herkese; “Biliyor musunuz, benim dünyalar güzeli ve çok özel bir kızım var. O zihin engelli fakat bu dünyadaki tüm çocuklardan daha özel ve değerli” diyordum ve buna inanıyordum. O hayatın mucizelerinden biriydi, bana hiç bilmediğim bir yerden bakıyordu ve o bilmediğim dünyayı keşfettikçe birbirimizi mutlu ediyorduk. Birbirimizi tanıdıkça, onun dünyasının bir parçası oldukça yeni hayatlara açılıyordu pencerem. Yeniden gülümsüyor, yeniden gülüyordum. Yeniden çabalıyordum Ateş için. Bazen bu çok zor oluyordu. Ben sürekli çaba harcarken, ondan tepki alamamak çok acıydı. Ama düzeleceğine, zaman içinde ilerleme kaydedeceğine inanmıştım. Bazen inancın ötesinde hiçbir şey yapılamıyordu. İnandım ve çabaladım, körü körüne bir inanç değildi benimkisi… Ben çabaladıkça eşimle aramızdaki sorunlar da düzelmeye başladı. Artık ikimizde Ateş’in zihinsel engelli olduğunu kabullenmiştik. Onun için yapabileceğimiz şeyleri konuşup, tartışıyorduk. İlk başlarda birbirimize, hayata küsmemize neden olan olay şimdi bizi tekrar birbirimize bağlamıştı.

           Aslında Ateş’in sürekli ilgiye ve bakıma gereksinim duyması çoğu kez bunaltıyordu beni. Fakat bu bunalım, bu kızgınlık öyle bir şeydi ki; onu daha çok korumaya, kollamaya itiyordu beni. Kızgınlığımla onu daha çok seviyordum. Asla kızımı üzmek istemedim, eşim de istemedi. İlk başlarda evde boğulduğunu söyleyip, evden, bizlerden kaçan eşim artık daha çok vakit geçiriyordu  bizimle. Çocuğumuzun iyi olacağına inanıyoruz. Ama bu duygu gerçeklere dayanmayan, hayallerden ibaret olan bir duygu değil. Aslında ikimizde içten içe çocuğumuzun normal bir gelişim göstermesini arzuluyorduk. Fakat birbirimize bu konuda hiçbir şey söylememek için gizli bir yemin etmiş gibiydik. Çünkü Ateş’imizin hiçbir zaman diğer çocuklar gibi olamayacağını biliyoruz. O çok özel bir çocuk…

           Ateş, harika bir çocuk… Bize yeni bir hayatın kapılarını araladı. Ateş’imiz, bebeğimiz, bal gözlümüz bizi yeni bir hayat ile tanıştırdı. Bize mutlu olmanın farklı yollarını gösterdi. Mutluluğun sadece normal(!) bir yaşantı olmadığını, insanları anlama ve kendini anlatma yolunda çok farklı alanlar olduğunu, ilerleyebileceğimizi, gelişebileceğimizi gösterdi bize. Ateş’imiz bizim için yeni bir hayata bir kapı açtı. Mükemmelliğin sadece zeki ve güçlü olmak demek olmadığını, mükemmelliğin uyum sağlamak demek olduğunu, yeni şartlarla baş etmenin asıl mükemmellik olduğunu öğretti. Hayatın tek bir yönde ilerlemediğini, aslında hayatın her an yeni şeylerle tanışmaya olanak sağlayacak kadar esnek olduğunu öğrenmemizi sağladı.

           Eşim işinden ayrıldığında da bize yol gösteren altıntopumuz, Ateş’imiz oldu. Eşim ve ben büyük bir yıkım yaşamak yerine yeni çözümler bulmaya çalıştık. Yeni yollar aramayı Ateş’ten öğrendik. Şu an çok güzel bir işi var eşimin. Fakat Ateş olmasaydı çok büyük sorunlar yaşayacaktık ve belki de böyle güzel bir iş sahibi olamayacaktı eşim. Biz kızımızdan öğrendik şekillerin ardında kalmamayı. İnsanları artık daha iyi anlıyoruz, önyargılarımızdan, yargılayan bakış açımızdan sıyrıldık.

           Biliyoruz ki; bizim bir tanemiz, bal gözlü meleğimiz diğer insanların yaptıklarını yapamayacak, ama bu haliyle de kalmayacak. Her geçen gün daha fazla ilerleyecek, daha fazla gelişecek. Çünkü uzun yıllar konuşamayan, kendini ifade edemeyen, kendini sadece birkaç ses ve birkaç mimikle anlatmak zorunda olan Ateş’imiz artık iki hatta üç cümlelik kelimelerle konuşabiliyor.

           Yaşam değişme ve gelişmedir. Birlikte oyunlar oynayabiliyoruz ve bundan keyif alıyoruz. Birlikte olmayı, beraber vakit geçirmeyi seviyoruz. Beraber sinemaya, alışverişe gidiyoruz, kızım kendi ihtiyaçlarını kendi harçlığı ile alıyor mesela. Paran ona yetmez dediğimde farklı bir ürün seçebiliyor. Mümkün olduğunca sosyal biri olmasına, kendine özgü bir çevresi olmasına çalışıyoruz. Kendi başına bir şeyler başarmasına çalışıyoruz.

           Bir tanemiz Ateş’imiz bizi hiç yanıltmıyor. Daha fazla şey gördükçe, daha başarılı oluyor. Onun yaşadığı bu başarı duygusu, yeni şeylerle karşılaştığında artık huzursuzlaşmamasına neden oluyor. O başarılı ya da başarısız oldukça biz mutlu oluyoruz. Çünkü onunla ilgilenmekten yorulmuyoruz. Her başarısızlığının yeni bir başarıya açılan pencere olduğunu biliyoruz. O bizim ailemizin en değerli varlığı.

           O bize birbirimize karşı olan sorumluluklarımızı öğretti. O bizim sevgimizin zorluklarla savaştıkça çoğaldığını gösterdi. Yenmenin ya da yenilmenin bir anlamı olmadığını ondan öğrendik. O bize gerçek bir aile olmanın ne olduğunu öğretti. İkimiz de çok şey öğrendik Ateş’ten.

           Mükemmel bir kızım ve mükemmel bir eşim var. Kızım şu an 10 yaşında ve her sabah onu okuluna götüren sevgi dolu bir babası var. Çok sevimli bir çocuğa sahibiz.

           Ben her ailenin sahip olmak istediği mükemmel çocuğa sahibim, bazı farlılıkları olsa da, şeklin ötesine geçmemizi ve yeni bir hayatı öğrenmemizi sağladı. Biz ona sürekli “Baban ve ben sana borçluyuz, gerçek bir hayatla bizi tanıştırdın” diyoruz. Ateş bunu her duyduğunda daha başarılı bir çocuk oluyor. Biz, onun daha başarılı, daha özel ve daha mükemmel olduğunu düşünüyoruz. Bizim yolumuzu o aydınlattı, o bizim ışığımız.

           Seni seviyoruz Ateş. İyi ki geldin hayatımıza. İyi ki varsın. Yüzündeki gülücükler hiç solmasın. Seni seviyoruz ve seninle olan hayatı seviyoruz.

           Umarım artık sorunlar sizler için daha kolay aşılabilir. Benim hikâyem ve başarılarımın sırrı burada saklı. Ateş’te saklı. Bu hayatı seviyorsam, bu hayatı seviyorsak bunu Ateş’ten öğrendik. Sorunların üstüne yürümeyi, eşimle beraber hareket etmeyi ondan öğrendik; kazanmayı ve kaybetmeyi yeniden öğrendik ondan. Hiçbir sorun aşılmaz değil, yeter ki içinizdeki o gizli sevgiye dokunun, çocuklarınıza sevgiyle dokunun. Göreceksiniz aşılmaz dediğiniz tüm dağlar aşılacak, sorunlar ufacık olacak. Biz başardık, yendik sorunların en büyüğünü… Biz sevgi ile başardık, siz neden başaramayasınız?

           Beni dinleme sabrını gösterdiğiniz için teşekkür ederim. Umarım yolunuz biraz daha aydınlanmıştır. Güzel günlere olan inancınızı yitirmemeniz dileğiyle…

           Teşekkür ederim.

 Saygılarımla,

AYÇA SARICI

ONDOKUZ MAYIS ÜNİVERSİTESİ

ZİHİN ENGELLİLER ÖĞRETMENLİĞİ

 

UMUTLAR BİTER Mİ ?

 

           Evleneli yıllar olmuştu ve çok istediğimiz halde çocuğumuz olmuyordu. Eşimle yaptığımız sohbetler, hep çocuk üzerine kurulmuş hayallerden oluşuyordu. Neredeyse her gece rüyamda çocuğumuzun olduğunu görüyordum. Uyandığımda ise düş kırıklığı.

           Eşimle ben sınıf öğretmeniyiz. Okulda, öğretmenler günü kutlaması esnasında hafif bir baygınlık geçirdim. İyi olduğumu söylesem de beni hastaneye götürdüler. Çeşitli testler yapıldı. Doktor hamilesin dedi. Hiç sevinmedim ki... Nasılsa bir rüya idi. Birazdan uyanacaktım, sonrası... Eşim sevinmeyişime çok şaşırmış ve şok geçirdiğimi sanıp doktordan yardım istiyordu. O zaman içimi anlatılmaz duygular sardı. Kendimi tutamıyor sürekli bağırıyordum. “Uyumuyorum, rüya değilmiş, çocuğum olacak, evim şenlenecek...”

           İlk günden bebek hazırlığına başladım. Günler birbirini kovaladı. Doktor kontrolleri, sağlıklı beslenme bize göre herşey yolundaydı. Eşimle yaptığımız sohbetler gerçek bir bebek üzerine yapılan konuşmalardı; Kıyafetleri, eğitimi, odası... Her şeyi planlı yapmaya çalışıyorduk. Bazı kötü ihtimalleri hep gözardı ettik. Hayat yolunda bizi farklı şeylerin de bekleyebileceğini hiç hesaba katmıyorduk. Belki de bu bedeli geç sahip olduğumuz çocukla ödemiştik. Bundan sonra her şey güzel olacaktı.

           Bebeğimiz dünyaya geldi. Sapasağlam gözüküyordu. Çok şükür nurtopu gibi bir oğlan dediler. Çok mutluydum.

           Yıllarca çocuk özlemi çektiğimiz için ismini Umut olarak düşünmüştüm. Henüz babasının haberi yoktu. Büyük bir heyecanla, bebeğimizi kollarıma aldım. Hemşire hemen odadan çıktı. Gidişi de çıkışı da aceleci ve tuhaftı. Eşimle bakıştık, morali bozuk olmalı diye düşündük. Eşim oğlumuza bakıp “Umudumuz bizim” dedi. Çok şaşırdım ve sevinçten ağlamaya başladım. İsmi artık belliydi: Umut.

           Bebeğimizin gözleri çekikti ve biraz tombuldu. Doktorumuz tebrik etmek için odamıza kadar gelmişti. İlk günden beri heyecanımı biliyordu doktorum. Zaten hamile olduğumu da kendisi söylemişti. Doktora; “Çekik gözler hoşuma giderdi, oğlumuzun gözleri çekik” deyip gülümsedim. Doktorun yüz ifadesi değişti. “Aslında konuşmak istediğim bir şey var.” Dedi. Buz kestim sanki. Yüreğime bir acı oturdu. “Çok üzgünüm ama bebeğinizle ilgili bir sorun var sanırım. Emin olmak için testler yapmalıyız.” Dedi doktor. Sürekli bir şeyler anlatıyordu. Ama ben sadece bir uğultu duyuyordum. Hiçbir cümlesini anlamıyordum.

           Neydi oğlumuzun sorunu kalbi mi delikti? Amansız bir hastalık mıydı?, çok acı çekecek miydi? Ağlıyordum, elimden başka bir şey gelmiyordu. “Şimdi ne olacak?” Deyip ağlıyordum. Doktor odadan çıktı ve yerine bir hemşire geldi. Ona, ısrarla bebeğimizin hastalığını soruyordum. Tedavinin ne kadar süreceğini çok merak ediyordum.

           Hemşire konuşmaya başladığında en iyi haberi duymak için dua etmeye başladım. “Testler yapılacak, ancak o zaman kesin konuşabiliriz. Şu anda sadece şüpheler var.” Dedi. “Şüpheniz nedir?” diye sordum. Derin bir sessizlikten sonra down sendromu dedi. “Gözleri...” diyebildim. Bu olamazdı. Mümkün değildi. Sürekli kontrole gelmiştim. Hamileliğim çok sağlıklı geçmişti. En önemlisi bu bebeği istiyorduk biz. Umudumuz olmuştu o bizim. Gözleri çekikti ama olsun. Raslantı olamaz mıydı?

           Mutluluğumu paylaşmak isteyen yakınlarım tebrik için hastaneyi arıyordu. Onlarla kuru kuru konuşabiliyordum. Kötü haberi söyleyemiyordum. Hem niye söyleyecektim ki, daha kesin bir şey yoktu.

           Hastaneden taburcu olalı bir hafta olmuştu. Test sonuçları için hastaneye gittik. Bir hafta uykusuz geceler ve ağır duygularla geçmişti. Bu süre içinde bebeğimizin adını bile koymamıştık. Bu, aklıma hastanede geldi. Bunu ona nasıl yapabildik? Umutlarımızı kırdığını düşündük de mi bunu ona yakıştıramadık. Böyle düşünmek suçluluk duygusu yüklü yüreğime suçluluk hislerini de kattı. Defalarca özür diledim bebeğimden. Onu evde anneme bırakmıştım. Yanımda olsaydı da o güzel yüzüne bakarak özür dileyebilseydim keşke.

           Doktorun kapısının önündeydik. Kaderimizle ilgili olan bu kapıdan geçince bir şeyler değişecekti. Olduğum yere belki de asla geri dönemeyecektim.

           Doktor bizi gayet güleryüzle karşıladı. Herşey yolunda diye düşündüm. Yanılmışlardı işte, bebeğimiz sağlıklıydı. Bir haftada iyi geçmemiş miydi zaten. Dualarım kabul oldu. Diye geçirdim içimden.

           Hemen doktora heyecanlı heyecanlı bir haftanın normalliğini anlattım. Beni sabırla dinledi. Sıra test sonuçlarını açıklamaya gelmişti. “Maalesef” le başlayan cümlenin sonu çeşitli tıbbı açıklamalardan sonra “Bebeğiniz down sendromlu” cümlesi ile bitti. Biliyordum, bunun ne demek olduğunu. Oğlumuz zihin engelliydi.

           “Neden ben?” hem bunca yıl bebek bekleyen biri için, annemlere nasıl söyleyecektim....? Ya arkadaşlarıma... bana ne kadar acıyacaklardı kim bilir?

           Doktor bebeğimizin özelliklerinden bahsederken kendimi cama çiselemiş yağmur damlası gibi hissettim. Yukardan başlamıştım akmaya, sağa – sola hareket ederek yeni bir çise tanesini alıp aşağı doğru inmeye devam ediyordum. Her bir çise yeni bir sorun, yeni bir problemdi bebeğimizle ilgili.

           Eşimle eve geldiğimizde tükenmiştik sanki. Annemlere söylemeye bile gerek kalmadı. Evde bir yas havası varmış gibi. Halbuki evden giden değil, eve giren olmuştu!

           Aklıma isim takmamız gerektiği yeniden geldi. Eşimin yanına gidip söyledim. İkimiz de aynı ismi düşünmüş, ancak birbirimize itiraf etmemiştik. Aklıma birden yeni bir isim geldi. Neşeli ve heyecanlı bir şekilde : “Dowun aksine Yüksel olsun” dedim. Eşim ve annemler de beğendiler ve bu ismi takmaya karar verdik. İçim bunaldı. Kendimi rahat hissetmedim. Tekrar düşünmeye başladım.  Bebeğimiz doğmadan önce çok farklı umutlarımız vardı. Evet peki şimdi yok muydu? Hem de daha fazlası vardı. Eşime ; “İsmi, Umut” dedim. Sarıldık, ağladık.

           Günler geçiyordu. Yapmamız gerekenleri haftalık planlar olarak hazırladık. Sağlık kontrolleri, fizyoterapi, beslenme... Biz de psikiyatristten destek aldık bir süre. Sağlıklı olmalıydık. Umut’un bize çok ihtiyacı vardı.

           Umut şuanda birinci sınıfta. Aldığı eğitimlerin hepsine cevap veriyor. Okumayı ve yazmayı da öğreneceğini biliyoruz. En önemli sorunumuz yemesini kontrol edebilmek.

           Umut’ tan başka çocuğumuzun olmaması gerektiğine karar verdik. Bunun için bir sürü nedenimiz var; Umut’a çok zaman ayırmamız, yeni bebeğin de normal olmama riski, yaşımın ilerlemesi.... ama en çok daha fazla seversek korkusu.

                                                                                            

Emine ÇALIKOĞLU

                                                                                             K.T.Ü Fatih Eğitim Fak.

                                                                                             Özel Eğitim Bölümü

                                                                

YILDIZLARIN ÜZERİNDEN

Yine albümler çıkmıştı ortaya, sayfaları çevirdikçe elleri titriyor, içi yanıyordu. Ne umutlarla beklemişlerdi Sezin’i. İlk ve tek bebeklerini. Onunla bir sürü oyunlar oynayacak, okuduğu tüm kitaplar sayesinde en güzel şekilde yetiştirecekti kızını. Saçlarına çeşit çeşit tokalar yapacaktı elleriyle.

Gerçi tokaları hala yapabiliyordu boncuklarla, dantellerle ama bir türlü koşamamıştı kızıyla kırlarda, o çok sevdiği “yakan top” oyununu bir türlü oynayamamıştı. Ama en azından voleybol oynayabiliyorlardı.

Keşke hiç aşık olmasaydı Ahmet’e. Televizyonlar, gazeteler hep uyarıyordu oysa. Ama onunla evlenmese Haydar Amca’nın oğluna vereceklerdi. En azından sevdiği adamlaydı ve beraberken her şeyin üstesinden gelebiliyorlardı. Ahmet’in uğraşıp çalışmaları sonucu dernekten bu tekerlekli sandalyeyi almamışlar mıydı! Ahmet’in özverileri ile kızlarıyla geçen yaz her gün onca yolu katedip Canan öğretmenle tanışmamışlar mıydı!

Ne güzel şeyler yapmışlardı beraber üstelik. Sezin tuvaleti geldiğinde söylüyor, çatalını bile kendi kullanabiliyordu. Canan öğretmen onunla Ahmet’in arasını bile düzeltmişti. Bir ara Sezin’in ihtiyaçlarını karşılayamama korkusu ikisini de çok gerginleştirmişti.

Çevirdi sayfaları annesi, babası, kayınpederi olan amcası hep buruklardı resimlerde. Buruk bir mutluluktu duydukları Sezin’in üçüncü yaş doğum gününde. Sanki hep böyle üç yaşında kalacağını bilir gibi bir sürü oyuncak almışlardı ona: Bebekler, toplar, rengarenk cıvıl cıvıl resimli kitaplar. Sezin en çok iç içe geçen kutuları seviyordu. Kule yaptığı zaman ki bağırışından ta babaannesi koşar gelirdi yan daireden.

Hep “aferin” alırdı Sezin. Yüzlerdeki ifadelerden anlardı güzel bir şeyler yaptığını, her şeyi anladığı gibi. Ah bir de şu asansöre çare bulabilselerdi! Sezin hep gösterip duruyordu teras katını, oradan görmek istiyordu tüm kasabayı, çocukların basketbol oynadığı sahayı. Oraya gidemiyordu tümsekler yüzünden. Ama okul bahçesinde istediği gibi dolaşabiliyor oradaki arkadaşları ile top bile oynayabiliyordu. Topu kolları ile yakalar yakalamaz hep Ayşe’ye atardı. Onu çok seviyordu. Ayşe derslerinden vakit buldukça gelir, Sezin’e kitap okurdu. Ondan öğrenmişti ağaçların kökleri ile yemek yiyip su içmeyi. Beraber gezmeye çıkarlardı. Annesi bir ona güvenirdi bu kadar çok. Aslında aynı yaştaydılar. Yazın yıldızların altında ne kadar çok sabahlamışlardı. Ayşe ona kendi yıldızını göstermişti. Bir gün oradan bakacaklardı Dünya’ya ve tabii ki kasabalarına. Umut dağıtacak, mutluluk saçacaklardı herkese ve Sezin gibilere.

           Yine üzgündü aynadaki yüzü; bin bir düşünce geçiyordu aklından. Aslında üzgünlükten öte karamsarlıktı bu ifade. Ahmet işten erken gelecekti. Kız kardeşleri de yardım için yanındaydılar. Bu akşam çok güzel olmalıydı. O, Sezin ve arkadaşlarına odadan çıkmamalarını söylemişti. Sezin meraktan çıldıracaktı. Acaba annesi ona neler hazırlamıştı bu akşam için. Sezin annesine oyun hamurlarından bir pasta yapmıştı bile. Bebekleri ile mumları durmadan üfleyip duruyorlardı. Ayşe’nin aldığı yap-bozlar da pek güzeldi. Yan yana gelince ne güzel şekiller oluşturuyorlardı. Arkadaşları ona rengarenk grafon kağıtlarından kedi merdivenleri hazırlamışlardı. Balonları şişirip asmak babasına kalıyordu yine. Onlar hep patlatıyorlardı. Sezin bayılıyordu balon patlatmaya. Odası ve salon akşam olduğunda rengarenk olmuştu. Teypte en sevdiği şarkılar çalıyor, o da tempo tutuyordu dans eden arkadaşlarına. Yürüyemese de dans ettiğini hissedebiliyordu. Değişen nağmelerde evdeki her şeyin boyutu onun uzanabileceği gibi düzenlendiğinden tefe ulaşması zor olmadı. “İyi ki doğdun Sezin” melodisine tefi ile eşlik etti. Tüm sevdikleri bir arada idi ve kocaman bir doğum gün pastası süslüyordu masayı. Gerçi masada pastaya yer açmak zor olmuştu ama... Daha sonra misafirler kapıyı çalmaya başladı tek tek. Bütün kasaba tanıyordu onları. En son katıldıkları dernek toplantısında Sezin onlara yaptığı resimleri göstermişti. Pek beğenilmişlerdi doğrusu. Açık arttırmada da bayağı bir gelir sağlamışlardı bu resimler sayesinde. Ne güzeldi yalnız olmamak. Onun için de, Ahmet için de çok önemliydi bu. Hep korkmuşlardı toplum içerisinde suçlu görülmekten. Tek suçları birbirlerini deliler gibi sevmeleriydi oysa.

           Eşinin, dostlarının, yakınlarının bu ilgisi ve desteği değil miydi onu ayakta tutan. Tabii bir de yavrusunun sevgisi. Ona sarıldığında ve yanına uzandığında ki o müthiş kokusu, sıcaklığı. İçini çekti yine. Sezin’in mutluluğu dolup taşıyordu tüm gönüllerde, özellikle de annesininkinde. Sezin meraklı gözler ile süzüp duruyordu etrafı. Ve tabii ki o’na gelen armağanları. İçinden bir dilek tuttu yavrusu mumları üflerken hep böyle gülümsesin diye; yere, göğe, annesine ve daha nice senelere.

Bu harika doğum günü kutlamasından sonra yine başbaşa kaldılar. Sezin’i yatağına yatırma işi Ahmet’e kalıyordu. Kız kardeşleri misafirleri uğurlar uğurlamaz etrafı toplama işine başlamışlardı bile. Masa güzelce temizlendi, etraf derlenip toparlandı. Bulaşıklar yıkandı, derken saat bayağı geç olmuştu. “Onlar olmasaydı ne yapardım?” diye düşündü, keşke hep yanında ona yardım eden birileri olabilseydi. Ama buna maddi imkanları da yetmezdi. Kız kardeşlerinden, akrabalarından, tanıdıklarından destek istese, o da olmazdı, çünkü herkesin kendilerine ait bir düzenleri vardı, bu düzeni bozmalarını isteyemezdi. Omuzlarında büyük bir yük hissetti yine, koltuğa yığılıverdi yorgunluktan, başını arkaya yaslayıp tavanı seyretmeye başladı. Kaç yaşına girmişti kızı, kızından öte kendisi kaç yaşındaydı? Zorluklarla, hüzünlerle, hayal kırıklıkları ile dolu kaç sene? Neden bunlar o’nun başına gelmişti? Böyle cezalandırılmak zorunda mıydı? Bunu hak etmek için ne yapmıştı? Gözlerini kapattı düğün günlerini yani evlendikleri o günü düşündü, hiç tereddüt etmemişti. “Evet” derken. Ne kadar mutluydu her şeye rağmen. Bir süre çocukları olmayacak evliliklerinin tadını çıkartacaklardı, sonra belki bir işe bile girebilirdi eşine destek olabilmek için. Hem böylece evde de canı sıkılmamış olurdu. Öyle bütün gün evde oturup çocuk bakmak ona göre değildi doğrusu. Akşam olduğunda güzel bir yemek yerler günlerinin nasıl geçtiğinden bahsedip biraz televizyon seyrederler, şöyle bir ayaklarını uzatıp günün yorgunluğunu atarlardı. O, Ahmet’e onun en sevdiği tatlıdan ikram eder ve hep hayal ettiği gibi evin her bir köşesindeki mumları yakarlardı. Sezin için tehlikeli olacağından eve hiç o istediği yer mumlarından alamamıştı. Bunların hiçbirini de yapamamıştı, yapamamışlardı zaten. Ahmet’in hayalleri geldi birden aklına. O hep bir oğlu olsun isterdi, babası gibi. Soy ismini sürdürebilecek.

Yoruldu düşünmekten, gözlerini kapatmaktan bile korkar olmuştu. Hemen uğraşacak bir şeyler bulmalıydı kendine düşünmemek için. Böyle zamanlarda her zaman yaptığı gibi.

Ahmet çoktan yatağına girmiş uyumuştu bile. Bu sefer kızamadı kocasına, çünkü bugün o da çok yorulmuştu gerçekten. O’na yardım etmek için, kızının doğum gününde her şeyin tam olabilmesi için çok uğraşmıştı. Bazen kızıyordu Ahmet’e. O’na yeteri kadar destek olmadığını düşünüyordu. Bir ara Sezin’in bu engellerinden ötürü O’nu suçladığını bile düşünmüştü. Sonuçta o doğurmuştu Sezin’i. Sağlık Ocağındaki doktorun sayesinde aşmıştı bunu da. Doktorun önerdiği psikoloji kitaplarının da çok faydası olmuştu. Keşke bir de psikologları olsaydı kasabada daha kolay aşardı bu durumu. O kitapları Ahmet’le beraber okumuşlardı. Birlikteliklerinin tadını belki de böyle daha çok çıkartıyorlardı. El ele, omuz omuza. Hırçın dalgaların önündeki aşınmaz kayalar gibiydiler aslında. Bazen sular duruluyor hafif hafif okşuyordu dalgalar onları, bazen de olan gücüyle vuruyordu üstlerine.

Saat sabaha yaklaşmıştı, evde herkes uyuyordu ondan başka. Güneşin ışıkları dolmaya başlamıştı evin içerisine hocanın okuduğu ezan sesiyle birlikte. Yine yeni bir gün kapıdaydı ve O dimdik ayaktaydı. Sezin’in odasına girip kızına kocaman bir öpücük kondurdu. Yüzündeki gülümseme uykusunda bile silinmemişti. Tekerlekli sandalyesini yatağının yanına yerleştirdi. Sezin’in O’nu uyarması için kullandığı alarmın açık olup olmadığını kontrol etti, artık yatabilirdi. Yarını düşünmemek elde değildi ama o her zaman yapması gerektiği gibi bu gününü en iyi şekilde değerlendirecek ve gücüne güç katacaktı yavrusunun. Hep böyle gülümseyecekti Sezin yere, göğe, annesine ve daha nice senelere.....

Hacettepe Üniversitesi Çocuk Gelişimi ve Eğitimi Bölümü Canan KABACALI

 

ZAFER

           Zarife kadın titrek elleriyle yaktı gaz lambasını. Ateşinin derinliklerinde kaybolup gidişim, ellerinin alevlerin önüne geçmesi ve hala titriyor olması ile sonlandı; bunu fark etti utanarak başını eğdi. Ben bir rüyada gibi hissediyor ne yapacağımı ne konuşacağımı bilmeden şaşkınlıkla görüş açımın yettiği her yeri süzüyor, bakışlarımı kaçıramıyor, her seferinde yakalanıyordum. Gözlerim Zarife kadının gözlerine her değdiğinde insanlığımdan utandığımı hatırlıyordum.

           Öğrenciliğimin ilk yıllarıydı; boş kaldığım her hafta sonu en çok sevdiğim şeyi yapar: şehirden uzaklaşır ova, dağ, bayır hangisini bulursam Anadolu’nun her bir köşesine ulaşabilme umuduyla bilinmeyene yol alıyordum. Gidecek olduğum yerler beni geliştirmeliydi; kalıcı izler bırakmalı, deneyim diye cebime koyacağım mendiller sunmalıydı. Bu yüzden aklıma ilk gelen yere değil görmeyi benim ve tüm insanların arzu edeceği bir yere gitmeliydim. Günlerdir aklımı bulandıran bir insanlık dramını düşünüyor, aklımdan çıkaramadığım bu olayın iç yüzünü anlayamıyor, olayın kahramanlarıyla karşılaşmayı da bu gün herşeyden çok istiyordum. Kazmalı köyüne gidecek ve adına Zarife denilen kadına bir iki soru soracaktım.

           Yol zorlu geçti; diğer yolculuklarımdan farklı aklımı kurcalayan bir şeyler vardı. Gece uykumu kaçıran bu düşünceler nedeniyle dinlenmeden Zafer’i bulmaya koyuldum. Bana yardım eden birkaç çiftçi nedenini anlayamadığım bir tavırla bana yaban gibi davranıyorlar, ben duyduklarımdan bahsederken beni yer gibi izliyorlardı ama hiç konuşmadılar.

           Eve vardığım zaman – ev dediğime bakmayın baraka bile denilemez aslında - kapıyı bir kadın açtı. Bu kadın, günlerdir televizyonlarda ve gazetelerde gösterilen kadına hiç benzemiyordu. Biraz sonra beni yılıkmış ama sevecen bakışlarla içeri buyur eden kadını iyice inceleme fırsatı bulduğumda; ekranlarda ve dergilerde yayımlanan kadın olduğuna inandım. İçerisi dışarısına oranla daha harabe olan odanın bir köşesine ilişiverdim. Odada  zar zor görülen bir kömür sobası, – kömürle yanmıyor olduğu açıktı çünkü etraf berbat kokuyordu - yırtık bir kilim, eski perdeler, üzeri yıpranmış iki üç minder, bir iki kapkacak vardı. Adı Zafer olan zihinsel engelli çocuk da hala ortada gözükmüyordu. Yoksa … Yoksa yine zincire vurulmuş da bodrumda mı bırakılmıştı?

           Zarife kadın utanır sıkılır vaziyette yanıma oturdu, ben o kadar önyargılı gitmiştim ki ilk yanıma oturuyor olmasının beni sakinleştirmek amaçlı olduğunu sandım. Ona oğlunu Zafer’i sordum; alt katta dedi. Aşağıya inmek istedim biraz karşı koyar tepkilerde bulundu. Ben iyice şüphelenmiştim. Aşağı inecek, zavallıyı hem ne olduğunu bilmediği zincirlerden kurtaracak, hem de yalnızlıktan kurtaracaktım. Kadın parça parça elbisesinin kollarını geriye katlar gibi düzeltti. Benim kararlı olduğumu mimiklerimden anlamış olacak ki “Madem çok istiyorsun seni durduramam” der gibi baktı bana ve eliyle kapıyı işaret etti. Demir kapıya baktım ve adımlarım ilerlerken kafamda “acaba” sorusu korkmama sebep oldu. Kararlıydım, sessizce kapıyı açtım. Beni günlerdir etkisi altına alan fotoğraf karesi: saçı, başı, gözü, kıyafeti, zinciri, battaniyesi ile perişan görünen çocuk üzerime doğru koşmaya başladı. Kaçsam, kapıyı kapatsam olmazdı, kalmam lazımdı ve kalmayı seçtim. Çocuk bana ulaştı ve bir anın belki de onda biri kadar az bir zamanda kendinden beklenmeyecek kuvvet ile saçımı çekti, acısı tahmin edilemez tokatlarla kafamı duvara vurmaya başladı. Annesi ne yapacağını bilmez müdahale etti ve beni dışarıya çekip kapıyı kapattı.

Zarife kadın şimdi beni bir köşeye oturtmuş, gaz lambasını yakıyordu. Bu esnada ateşe dalıp gitmişim, bir çift nasırlı el ile uyanabildim. Sonra Zarife kadın yanıma geldi; “kuzum” dedi. “Sen ne güzel kalpli bir yavrusun ki bizi bulmak istedin. Zafer’imi zorda zannedip kurtarmak istedin.” diye konuşmaya başladı.

           Bütün gece uzun uzun konuştu. Ben sordum o hiç çekinmeden, tereddüt etmeden yanıtladı. “Zarife kadın” birden “ Zarife anne” oluvermişti. Zarife anne, hiç okula gitmemiş Makbule hanımın ve ilkokuldan terk Osman beyin on sekiz çocuğundan bir tanesiydi. Okula gönderilmemişti, on altı yaşına geldiğinde tarlalar bölünmesin diye kendinden on iki yaş büyük amcasının oğlu ile evlendirilmişti. Daha o zaman aklı pek kesmiyormuş ama belli ki oda eşine  aşıkmış. “Çok iyi adamdı, beni bir gün kırmadı.” diye bahsediyor eşinden. Bir veya iki sene hatırlayamıyor doğumdan hemen sonra eşini kaybetmiş. Bebeğiyle ortada kalmış. Oğlunu büyütmek için onu da yanına alarak ağır çiftçi işlerinde çalışmış ve öyle geçinmiş. Ne kendi ailesinin ne de eşinin ailesinin kendisine ve oğluna bakacak durumu yokmuş, oda kimseciklere yük olmak istememiş.

           Zaman geçtikten sonra çocuk ele avuca geldiğinde; çocuğunun gördüğü diğer çocuklardan farklı olduğunu anlamaya başlamış. Diğer çocukların mimiklere, kucaklamalara, gülücüklere karşılık verdiği zamanlarda onun çocuğu çırpınıyor, ağlıyor ve kendini ısırıyormuş. Bunları ilk fark ettiğinde kabul etmek istemediğinden, çocuğuna rahatsızlığı yakın getiremediğinden, kendisinin yanlış davranışlarının çocukta bu hareketlere neden olduğunu düşünmüş. Davranışlarına dikkat etmeye başlamış “… on kat daha yumuşak, on kat daha sevecen, on kat daha dikkatli oldum. “ diyerek anlatıyor bu durumunu. Zarife anne gözlerinde biriktirdiği yaşları daha fazla tutamıyor ve damlalar ardı ardına boşanıveriyordu. Anlatmaya devam ediyordu; çocuğunun yaşı ilerledikçe yürüme, tuvalet ve konuşma davranışlarında gerilik olduğunun ve çocuğunun kendisini hiç denebilecek kadar az anladığının farkına varıyormuş. Zafer annesini anlayamadığı gibi ona şiddet uygulamaya başlamış.

           Zarife anne saçını gösteriyordu yazmasının altından, yer yer yolunmuş saçlarına baktım; gözlerim dolmuştu ama ağlamam bana yakışmazdı. Kendimi tuttum ama bu dertleşmeyi sürdüremeyecek kadar da bitkin düşmüş ve etkilenmiştim.

           Susmuyordu Zarife anne, senelerdir başka kime açmıştı acılı yüreğini? Eminim kimseye. “Büyüyünce tarlaya götüremedim” diyordu. “Aç kaldık, evde onunla birlikte de oturamadım”    diye devam ediyordu. Kimseler bakmamış Zafer’e – bakamamışlar; onlara da, eşyalarına da zarar veriyormuş-.  Sayısız kez evden kaçmış, her seferinde komşuların ve jandarmaların yardımıyla zorla bulunmuş. Komşularla pikniğe gitmişler. Komşulardan birinin bebeğini suya atmış, son anda kurtarmışlar.

           Zarife annenin geriye katlanmış kollarına gözüm ilişti. Anlatmak istemedi ama benim üsteleme huyum onu çaresiz bıraktı. Kolları neden morarmıştı? Yoksa? Evet, Zafer yapmıştı. Yumruklarla karşılıyordu her gün üç öğün yemek sofrasının getirilmesini. O dövmüştü annesini kimse annenin feryadını duymamış, kadın Zafer’in siniri geçene kadar – neden sinirlendiğini bilseydi, sinirleneceği şeyleri yapmazdı- kendinden geçercesine dayak yemişti tek evladından.

           Hıçkırıklara boğuldu Zarife anne “Kim ayım doğmasın, güneşim parlamasın, derem çağlamasın, bahçem yeşermesin, tarlam hasat vermesin ister?” diye soruyordu. O kadar şiddetli ağlıyordu ki üzerinde odun taşımaktan yıpranmış ve şeklini kaybetmiş göğüsleri sarsılıyor, yüreği kopup bana çarpacakmış gibi sanki ben yakalayamayacakmışım da yere düşecekmiş gibi oluyordu.“İnsan kolunu zincire vurur da ayağıyla rahat yaşar mı?” sorularına devam ediyordu. Bu sorularla evladını ne duygularla ve nasıl demirlere tutturma ihtiyacı hissettiğini açıklamaya çalışıyordu. Zafer geçmişte birgün de sobanın üzerinde kızmış olan bir şişi annesinin sırtına yapıştırmış, demirle dövmesinin yanısıra onu yakmıştı.

           Zarife anne birden o derin hıçkırıklarını tuttu ve ağlamayı kesti. “Benim oğlum hep başkalarını dövmez bazen da çok sessiz olur. Dışarı çıkmasına izin veririm, ona “deli” diye bağırırlar, sesini bile çıkarmaz” dedi ve Zafer’in sessiz hallerinden bahsetti. “En kızdığı anda da en sessiz olduğu anda da ona bayılıyorum, canım oğlum her haliyle asil, bana benziyor biliyor musun?” diye sevgisini anlatıyordu ve kendisini. “Bütün hareketleri çaresizliğinden kaynaklanıyor, yavrum zor durumda, kendini yalnız hissediyor olmalı. Bunu hiç anlamıyorum, ben ona bu kadar yakınken beni anlamasa da hissetmeli.” diyordu.

           Bu kadar konuşmanın sonrasında aklıma takılan şey şuydu: Zarife anne Zafer’i bu kadar sevdiği halde neden onu temizlemiyordu, giydirmiyordu? Aslında benim kafam bu sorularla henüz meşgul olmuştu ki Zarife anne hissetmiş gibi kafamdaki sorulara cevap verdi. “Bayramda ayakkabı, gömlek, palto alıyorum. Yıkanmaktan hiç hoşlanmıyor, tek başıma zorla yıkıyor ve giydiriyorum. Bir ara dışarıya çıkıyor, kendine hakim olamadığından  paltosunu çıkarıyor birine veriyor veya onlar alıyorlar. Ayakkabısını çıkarıyor, bir köşeye bırakıyor, unutuyor. Yerde oturuyor, yuvarlanıyor, çöplerle ya da çamurlarla oynuyor. Kirleniyor, görenler ona acıyor beni kötü biri sanıyorlar. Olsun ben biliyorum ya onlar öyle sansınlar.

           Kendimi çok kötü hissettim, Zarife anne haklıydı. Güzelliği kir pas içinde dahi belli olan çocuk -Zafer- zihinsel engelli kendini ve başkalarını anlayamayan biriydi. Zarife anne tekrar tekrar onu ne kadar çok sevdiğini ve onun için yapabileceklerini sıralıyordu. Durumu yoktu onu okula gönderemiyordu ve kendisi gibi olanlarla bir arada daha mutlu olmasını sağlayamıyordu ama onun kocaman, sevgi dolu yüreği vardı. Zarife anne yine ekledi: “Gece onun yanına iniyorum, soba var değer, döker diye buraya getiremiyorum. Sarıp sarmalanıp orada yatıyoruz. Ona sarılıyorum ya bütün hayatım, çilelerim onun nasıl bir çocuk olduğunu hepsini herşeyi unutuyorum. Sıcaklığını hissettiğim zaman “İyi ki var, diyorum.” dedi.

           Gün ağarıyordu. Gözlerim kapanmış, belki bir iki saat uyumuştum. Kuş sesleri beni uyandırdı. Biraz daha uyanıp kendimi toparladığımda penceremi açık unuttuğumu farkettim. Gece kesilen elektrik gelmiş olmalıydı. Dün yakmış olduğum mum da tükendiğinden sönmüştü. Elimi karnıma götürdüm. “Bebeğim” dedim. Gülümsedim  “Umarım senin minicik bedeninde bir engelin olmaz - hiçbir minicik bedende olmaz- ama olursa bunun için hiç korkma çünkü ben senin annenim ve inan Zarife anne gibi bir anne olacağım. Onun kadar FEDAKAR, onun kadar SEVEN …”

 

 

Hatice KÜÇÜKLER

HACETTEPE ÜNİVERSİTESİ ÇOCUK GELİŞİMİ VE      EĞİTİME BÖLÜMÜ                                    

 

 

 
07 Eylül 2010 Salı    
 
     
   FOTOĞRAF ALBÜMÜ  
 
Öğrencilerimiz Vatani görevlerini yapıyorlar...
Başbakan'dan anlamlı plaket...
küçük ömer severse...
bir babanın en mutlu anı...
 
     
     
   DUYURULAR
 
     
     
     
 
Türkiye Özürlüler Eğitim ve Dayanışma Vakfı
ADRES : Fatih Cd. Tepebaşı Güçsüzler Yurdu Yanı Keçiören / ANKARA / Türkiye
TEL : (90) 312 360 97 47 - 358 65 45 - 361 68 68
©2006 - Tüm Hakları Saklıdır